<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Pir Zöhre Ana Forum - Din]]></title>
		<link>https://www.zohreanaforum.com/</link>
		<description><![CDATA[Pir Zöhre Ana Forum - https://www.zohreanaforum.com]]></description>
		<pubDate>Sun, 16 Aug 2026 10:32:36 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Bu dini yapılarla hesaplaşın]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-bu-dini-yapilarla-hesaplasin.html</link>
			<pubDate>Thu, 14 Oct 2021 07:55:00 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=80">adgan</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-bu-dini-yapilarla-hesaplasin.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> İlahiyatçı Akademisyen Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Türkiye'deki din-devlet bağlantısı hakkında konuştu. Şu an yaşanılan dindarlığın klasik fıkıhçı mantık üzerine kurulu olduğunu ifade ede   </span> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">n Öztürk, "Din konusunda topyekun bir hesaplaşma ve aydınlanma yaşamamız gerekiyor" dedi.</span><br />
  <br />
  İlahiyatçı Akademisyen Prof. Dr. Mustafa Öztürk, yaptığı açıklamalarla cemaatlerin hedefi haline gelmişti.<br />
Karar TV’de Elif Çakır ve Yıldıray Oğur'un sorularını yanıtlayan Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Türkiye'deki dini yapıların ruhbanlığa büründüğünü söyleyerek, dinin bunlardan sıyrılıp sivilleşmesi gerektiğini ifade etti.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"RUHBANLIĞA BÜRÜNMÜŞ BU DİNİ YAPILARLA HESAPLAŞMAK GEREKİYOR"</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Diyanet, dinime ve dindarlığıma yük"</span> diyen Öztürk, Diyanet'in siyasi bir dil kullanmasından vazgeçmesi gerektiğini ifade etti. Öztürk, Türkiye'deki din anlayışıyla ilgili şunları kaydetti:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Din konusunda topyekun bir hesaplaşma ve aydınlanma yaşamamız gerekiyor. Bunun zamanı geldi geçiyor. Sünniliğin totaliter yapısına karşı protest bir tavır sergilenmeli. Papalık ve ruhbanlığa büründürülmüş bu dini yapılarla karşılıklı hesaplaşmalı ve dinin sivilleşmesi gerekir. Türkiye'de dinin hiç huzursuzluğu giderdiğine şahit oldunuz mu? Bu saldırgan din anlayışıyla hesaplaşmamız gerek Dinin bir tek hedefi var; iyi insan olmak."</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"BİZİM DİNDARLIĞIMIZ ŞU AN SIFIR AHLAK ÜZERİNE KURULU"</span><br />
Türkiye'deki cemaatlere değinen Öztürk, bugünkü yaşanılan İslamcılığın temelinde klasik fıkıhçı anlayış olduğunu belirtti. Bu klasik fıkıhçı anlayışı ise <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">’barışçı değil savaşçı’</span> olarak değerlendirdi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Biz fiilen savaş yapıyoruz. Ulvi bir savaşın içindeyiz. Klasik fıkıhçı mantık FETÖ'de de böyle işliyordu. Kendilerini kutsal davanın hizmetçisi olarak görüyor ve yaptığını da kutsal savaş olarak algılıyor. Ve bu savaşta her tür hilenin de mubah olduğunu önümüze koyuyordu"</span> diyen Öztürk sözlerine şöyle devam etti:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Bugünkü siyasal İslamcılığın dindarlık kotaları, fıkıhçı doktrin devletlerinin hukuk bahislerinden oluşuyor. Siyasal İslamcılığın zihniyet alt yapısını ilmihal dindarlığı oluşturuyor. Bizim dindarlığımız klasik fıkıhçı dindarlığıdır. Sıfır ahlak üstüne kurulu. Klasik fıkıh Müslümanlarının devlet içerisindeki duruşları savaş prensibine dayalıdır."</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">’SUNNİLİK TARİH BOYUNCA İKTİDARIN ARKASINDA TOPLANDI’</span><br />
Sünniliğin, tarih boyunca egemen himayenin arkasında ve onun diliyle konuştuğunu vurgulayan Öztürk <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Sünnilik tarih boyunca siyasi iktidarın desteğini arkasında hissettiği için egemenin diliyle konuşuyor. Kendilerinden olmayanı öteki biliyorlar, ötekiyle de ilişkilerini sürekli fetihçi bir mantıkla dizayn ediyorlar. Burada ahlak nerede?"</span> diye tepki gösterdi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">’İTİBARINI VE AĞIRLIĞINI KAYBETTİ’</span><br />
Öztürk, geçtiğimiz günlerde tartışma konusu olan iktidara yakınlığı ile bilinen Hayrettin Kahraman'ın WhatsApp üzerinden yayınlanan <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"İktidara zarar verecekse doğruları söylemek caizdir diyemem"</span> mesajını değerlendi. Öztürk, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Hayrettin Hoca ilmi kişiliğine siyasi kişiliğini kattı. Benim nezdimde itibarını ve ağırlığını kaybetti. Bir nevi Hayrettin Hoca'yı kaybettik"</span> dedi. <br />
Odatv.com<br />
  ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> İlahiyatçı Akademisyen Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Türkiye'deki din-devlet bağlantısı hakkında konuştu. Şu an yaşanılan dindarlığın klasik fıkıhçı mantık üzerine kurulu olduğunu ifade ede   </span> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">n Öztürk, "Din konusunda topyekun bir hesaplaşma ve aydınlanma yaşamamız gerekiyor" dedi.</span><br />
  <br />
  İlahiyatçı Akademisyen Prof. Dr. Mustafa Öztürk, yaptığı açıklamalarla cemaatlerin hedefi haline gelmişti.<br />
Karar TV’de Elif Çakır ve Yıldıray Oğur'un sorularını yanıtlayan Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Türkiye'deki dini yapıların ruhbanlığa büründüğünü söyleyerek, dinin bunlardan sıyrılıp sivilleşmesi gerektiğini ifade etti.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"RUHBANLIĞA BÜRÜNMÜŞ BU DİNİ YAPILARLA HESAPLAŞMAK GEREKİYOR"</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Diyanet, dinime ve dindarlığıma yük"</span> diyen Öztürk, Diyanet'in siyasi bir dil kullanmasından vazgeçmesi gerektiğini ifade etti. Öztürk, Türkiye'deki din anlayışıyla ilgili şunları kaydetti:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Din konusunda topyekun bir hesaplaşma ve aydınlanma yaşamamız gerekiyor. Bunun zamanı geldi geçiyor. Sünniliğin totaliter yapısına karşı protest bir tavır sergilenmeli. Papalık ve ruhbanlığa büründürülmüş bu dini yapılarla karşılıklı hesaplaşmalı ve dinin sivilleşmesi gerekir. Türkiye'de dinin hiç huzursuzluğu giderdiğine şahit oldunuz mu? Bu saldırgan din anlayışıyla hesaplaşmamız gerek Dinin bir tek hedefi var; iyi insan olmak."</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"BİZİM DİNDARLIĞIMIZ ŞU AN SIFIR AHLAK ÜZERİNE KURULU"</span><br />
Türkiye'deki cemaatlere değinen Öztürk, bugünkü yaşanılan İslamcılığın temelinde klasik fıkıhçı anlayış olduğunu belirtti. Bu klasik fıkıhçı anlayışı ise <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">’barışçı değil savaşçı’</span> olarak değerlendirdi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Biz fiilen savaş yapıyoruz. Ulvi bir savaşın içindeyiz. Klasik fıkıhçı mantık FETÖ'de de böyle işliyordu. Kendilerini kutsal davanın hizmetçisi olarak görüyor ve yaptığını da kutsal savaş olarak algılıyor. Ve bu savaşta her tür hilenin de mubah olduğunu önümüze koyuyordu"</span> diyen Öztürk sözlerine şöyle devam etti:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Bugünkü siyasal İslamcılığın dindarlık kotaları, fıkıhçı doktrin devletlerinin hukuk bahislerinden oluşuyor. Siyasal İslamcılığın zihniyet alt yapısını ilmihal dindarlığı oluşturuyor. Bizim dindarlığımız klasik fıkıhçı dindarlığıdır. Sıfır ahlak üstüne kurulu. Klasik fıkıh Müslümanlarının devlet içerisindeki duruşları savaş prensibine dayalıdır."</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">’SUNNİLİK TARİH BOYUNCA İKTİDARIN ARKASINDA TOPLANDI’</span><br />
Sünniliğin, tarih boyunca egemen himayenin arkasında ve onun diliyle konuştuğunu vurgulayan Öztürk <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Sünnilik tarih boyunca siyasi iktidarın desteğini arkasında hissettiği için egemenin diliyle konuşuyor. Kendilerinden olmayanı öteki biliyorlar, ötekiyle de ilişkilerini sürekli fetihçi bir mantıkla dizayn ediyorlar. Burada ahlak nerede?"</span> diye tepki gösterdi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">’İTİBARINI VE AĞIRLIĞINI KAYBETTİ’</span><br />
Öztürk, geçtiğimiz günlerde tartışma konusu olan iktidara yakınlığı ile bilinen Hayrettin Kahraman'ın WhatsApp üzerinden yayınlanan <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"İktidara zarar verecekse doğruları söylemek caizdir diyemem"</span> mesajını değerlendi. Öztürk, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Hayrettin Hoca ilmi kişiliğine siyasi kişiliğini kattı. Benim nezdimde itibarını ve ağırlığını kaybetti. Bir nevi Hayrettin Hoca'yı kaybettik"</span> dedi. <br />
Odatv.com<br />
  ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[kandil geceleri Kur'an da yoktur]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-kandil-geceleri-kur-an-da-yoktur.html</link>
			<pubDate>Thu, 11 Mar 2021 14:28:39 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=80">adgan</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-kandil-geceleri-kur-an-da-yoktur.html</guid>
			<description><![CDATA[ <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi Prof. Dr. Ömer Kara, kandillerle ilgili ezber bozan açıklamalarda bulundu</span> <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi Prof. Dr. Ömer Kara, Diyanet TV’de katıldığı programda kandillerle ilgili dikkat çeken açıklamalarda bulundu. Kara, "Diğer geceler için açık ve net bir şekilde Kur’an’da böyle bir vurguyu bulamıyoruz. Hz. Peygamberin hayatında yoktur, sahabenin hayatında yoktur" dedi.</span><br />
<br />
<img src="http://www.zohreanaforum.com/images/imported/2021/03/1.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 1.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
 Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi Prof. Dr. Ömer Kara, Diyanet TV’de katıldığı programda kandillerle ilgili açıklamalarda bulundu.    <br />
  Kara, Dini Gündem programında Kadir gecesi ayetle sabit iken diğer mübarek gün ve geceler için Kur’an-ı Kerim’de açık bir vurgunun olmadığını söyledi <br />
.  <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">[B]’KUR’AN’DA BÖYLE BİR VURGUYU BULAMIYORUZ HZ. PEYGAMBERİN HAYATINDA YOKTUR’</span>[/B]<br />
 <br />
Prof. Dr. Kara, programda şunları kaydetti: <br />
’Diğer geceler için açık ve net bir şekilde Kur’an’da böyle bir vurguyu bulamıyoruz. İster Kadir gecesi olsun isterse diğer Regaip, Miraç, Berat öteki geceler olsun, bunlar değişik sebeplerden, işte mesela Mevlid, Hz. Peygamber’in doğumu olması, kendi içerisinde bir takım mucizelikleri barındırması hasebiyle, Peygamber efendimize saygı olarak Müslümanların bu geceleri mübarek gece sayıp ihya etmeye çalışmaları... Bir anlamda bunların ortaya çıkartılması.  <br />
Hz. Peygamberin hayatında yoktur, sahabenin hayatında yoktur. Daha sonra epey bir zaman sonra oluşan sırf Peygambere saygından o geceye saygıdan, o gecenin yad edilmesi, anılması birinci merkezde bu olmak kaydı şartıyla... Aynı zamanda da madem hayırlı bir gece bunun içerisinde ihya edelim mantığıyla yapılmıştır.  <br />
Hatta denir ki bu tür geceler bizim geleneğimizde kandil geceleri diye isimlendirilir. Kandil geceleri, 2. Selim zamanında minarelerde kandil yakılması hasebiyle bu ismi aldığı da söylenir."  ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi Prof. Dr. Ömer Kara, kandillerle ilgili ezber bozan açıklamalarda bulundu</span> <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi Prof. Dr. Ömer Kara, Diyanet TV’de katıldığı programda kandillerle ilgili dikkat çeken açıklamalarda bulundu. Kara, "Diğer geceler için açık ve net bir şekilde Kur’an’da böyle bir vurguyu bulamıyoruz. Hz. Peygamberin hayatında yoktur, sahabenin hayatında yoktur" dedi.</span><br />
<br />
<img src="http://www.zohreanaforum.com/images/imported/2021/03/1.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 1.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
 Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi Prof. Dr. Ömer Kara, Diyanet TV’de katıldığı programda kandillerle ilgili açıklamalarda bulundu.    <br />
  Kara, Dini Gündem programında Kadir gecesi ayetle sabit iken diğer mübarek gün ve geceler için Kur’an-ı Kerim’de açık bir vurgunun olmadığını söyledi <br />
.  <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">[B]’KUR’AN’DA BÖYLE BİR VURGUYU BULAMIYORUZ HZ. PEYGAMBERİN HAYATINDA YOKTUR’</span>[/B]<br />
 <br />
Prof. Dr. Kara, programda şunları kaydetti: <br />
’Diğer geceler için açık ve net bir şekilde Kur’an’da böyle bir vurguyu bulamıyoruz. İster Kadir gecesi olsun isterse diğer Regaip, Miraç, Berat öteki geceler olsun, bunlar değişik sebeplerden, işte mesela Mevlid, Hz. Peygamber’in doğumu olması, kendi içerisinde bir takım mucizelikleri barındırması hasebiyle, Peygamber efendimize saygı olarak Müslümanların bu geceleri mübarek gece sayıp ihya etmeye çalışmaları... Bir anlamda bunların ortaya çıkartılması.  <br />
Hz. Peygamberin hayatında yoktur, sahabenin hayatında yoktur. Daha sonra epey bir zaman sonra oluşan sırf Peygambere saygından o geceye saygıdan, o gecenin yad edilmesi, anılması birinci merkezde bu olmak kaydı şartıyla... Aynı zamanda da madem hayırlı bir gece bunun içerisinde ihya edelim mantığıyla yapılmıştır.  <br />
Hatta denir ki bu tür geceler bizim geleneğimizde kandil geceleri diye isimlendirilir. Kandil geceleri, 2. Selim zamanında minarelerde kandil yakılması hasebiyle bu ismi aldığı da söylenir."  ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Türkçe Ezan İlk Defa Kaç Yılında Uygulandı]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-turkce-ezan-ilk-defa-kac-yilinda-uygulandi.html</link>
			<pubDate>Fri, 11 Sep 2020 10:32:35 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=16931">Alevi Tarihçi</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-turkce-ezan-ilk-defa-kac-yilinda-uygulandi.html</guid>
			<description><![CDATA[<img src="http://www.zohreanaforum.com/images/imported/2020/09/12.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 12.jpg]" class="mycode_img" /><br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">TÜRKÇE EZAN İLK DEFA KAÇ YILINDA UYGULANDI?</span>   <br />
<br />
İslamÂ´ı Türkçeleştirme girişimin kısa tarihi:<br />
 Türkiye CumhuriyetiÂ´nin ilk kurulduğu dönemde Arapça orijinalinin yerine, Diyanet İşleri BaşkanlığıÂ´nın 18 Temmuz 1932 tarihli bir genelgesi ile ezanın Türkçe okunmasıdır. CHPÂ´nin tek parti iktidarı döneminde uygulamada kaldı.<br />
1931 yılının Aralık ayında, Mustafa Kemal'in emriyle dokuz hafız, Dolmabahçe Sarayı'nda ezanın ve hutbenin Türkçeleştirilmesi çalışmalarına başladı. Kuran'ın Türkçe tercümesi ilk kez 22 Ocak 1932 tarihinde İstanbul'da Yerebatan Camii'nde Hafız Yaşar (Okur) tarafından okundu. Bundan 8 gün sonra, 30 Ocak 1932 tarihinde ise ilk Türkçe ezan, Hafız Rifat Bey tarafından Fatih Camii'nde okundu.<br />
 3 Şubat 1932 tarihine denk gelen Kadir Gecesi'nde de, Ayasofya Camii'nde Türkçe Kuran, tekbir ve kamet okundu. <br />
<br />
 18 Temmuz 1932 tarihinde Diyanet İşleri Riyaseti, ezanın Türkçe okunmasına karar verdi. Takip eden günlerde, yurdun her yerindeki Evkaf Müdürlüklerine Türkçe ezan metni gönderildi.<br />
<br />
 4 Şubat 1933 tarihinde, müftülüklere ezanı Türkçe okumalarını, buna uymayanların kati ve şedid (kesim ve şiddetli) bir şekilde cezalandırılacaklarını bildiren bir tamim gönderildi<br />
<br />
 Türkçe ezanın metni <br />
 Tanrı uludur <br />
 Tanrı uludur <br />
 Tanrı uludur <br />
 Tanrı uludur <br />
Şüphesiz bilirim ve bildiririm: Tanrı'dan başka yoktur tapacak <br />
Şüphesiz bilirim ve bildiririm: Tanrı'dan başka yoktur tapacak <br />
Şüphesiz bilirim, bildiririm: Tanrı'nın elçisidir Muhammed <br />
Şüphesiz bilirim, bildiririm: Tanrı'nın elçisidir Muhammed <br />
<br />
 Haydi namaza, haydi namaza <br />
 Haydi felaha, haydi felaha <br />
 (Namaz uykudan hayırlıdır) <br />
 Tanrı uludur, Tanrı uludur <br />
 Tanrı'dan başka yoktur tapacak. <br />
<br />
 Türkçe ezan ilk olarak 1932 yılında İstanbul Fatih CamiiÂ´nde okundu. <br />
 18 sene boyunca ezan Türkçe okunmuş, daha sonra Demokrat PartiÂ´nin iktidara gelmesi ile 16 Haziran 1950Â´de ezanın Arapça da okunabilmesine izin verilmiştir. İlgili kararla, Türkçe ezan yasaklanmasa da, Türkçe ezan okunması tümüyle terkedilmiştir. Günümüzde, serbest olmasına karşın, camilerde yalnızca Arapça ezan okunmaktadır. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<img src="http://www.zohreanaforum.com/images/imported/2020/09/12.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 12.jpg]" class="mycode_img" /><br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">TÜRKÇE EZAN İLK DEFA KAÇ YILINDA UYGULANDI?</span>   <br />
<br />
İslamÂ´ı Türkçeleştirme girişimin kısa tarihi:<br />
 Türkiye CumhuriyetiÂ´nin ilk kurulduğu dönemde Arapça orijinalinin yerine, Diyanet İşleri BaşkanlığıÂ´nın 18 Temmuz 1932 tarihli bir genelgesi ile ezanın Türkçe okunmasıdır. CHPÂ´nin tek parti iktidarı döneminde uygulamada kaldı.<br />
1931 yılının Aralık ayında, Mustafa Kemal'in emriyle dokuz hafız, Dolmabahçe Sarayı'nda ezanın ve hutbenin Türkçeleştirilmesi çalışmalarına başladı. Kuran'ın Türkçe tercümesi ilk kez 22 Ocak 1932 tarihinde İstanbul'da Yerebatan Camii'nde Hafız Yaşar (Okur) tarafından okundu. Bundan 8 gün sonra, 30 Ocak 1932 tarihinde ise ilk Türkçe ezan, Hafız Rifat Bey tarafından Fatih Camii'nde okundu.<br />
 3 Şubat 1932 tarihine denk gelen Kadir Gecesi'nde de, Ayasofya Camii'nde Türkçe Kuran, tekbir ve kamet okundu. <br />
<br />
 18 Temmuz 1932 tarihinde Diyanet İşleri Riyaseti, ezanın Türkçe okunmasına karar verdi. Takip eden günlerde, yurdun her yerindeki Evkaf Müdürlüklerine Türkçe ezan metni gönderildi.<br />
<br />
 4 Şubat 1933 tarihinde, müftülüklere ezanı Türkçe okumalarını, buna uymayanların kati ve şedid (kesim ve şiddetli) bir şekilde cezalandırılacaklarını bildiren bir tamim gönderildi<br />
<br />
 Türkçe ezanın metni <br />
 Tanrı uludur <br />
 Tanrı uludur <br />
 Tanrı uludur <br />
 Tanrı uludur <br />
Şüphesiz bilirim ve bildiririm: Tanrı'dan başka yoktur tapacak <br />
Şüphesiz bilirim ve bildiririm: Tanrı'dan başka yoktur tapacak <br />
Şüphesiz bilirim, bildiririm: Tanrı'nın elçisidir Muhammed <br />
Şüphesiz bilirim, bildiririm: Tanrı'nın elçisidir Muhammed <br />
<br />
 Haydi namaza, haydi namaza <br />
 Haydi felaha, haydi felaha <br />
 (Namaz uykudan hayırlıdır) <br />
 Tanrı uludur, Tanrı uludur <br />
 Tanrı'dan başka yoktur tapacak. <br />
<br />
 Türkçe ezan ilk olarak 1932 yılında İstanbul Fatih CamiiÂ´nde okundu. <br />
 18 sene boyunca ezan Türkçe okunmuş, daha sonra Demokrat PartiÂ´nin iktidara gelmesi ile 16 Haziran 1950Â´de ezanın Arapça da okunabilmesine izin verilmiştir. İlgili kararla, Türkçe ezan yasaklanmasa da, Türkçe ezan okunması tümüyle terkedilmiştir. Günümüzde, serbest olmasına karşın, camilerde yalnızca Arapça ezan okunmaktadır. ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kin Kardeşliği Ve Din Kardeşliği]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-kin-kardesligi-ve-din-kardesligi.html</link>
			<pubDate>Sun, 02 Jun 2019 12:52:39 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=3">donanma44</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-kin-kardesligi-ve-din-kardesligi.html</guid>
			<description><![CDATA[ Yaratılmış her şey nihayetinde bir gün aslına döner. Varlığın aslı görünen yahut görünmeyen cinsle muhakkak bir münasebeti ve ünsiyeti vardır. Bu asıl yani cinslik görünmez bir bağdır. Yaratılanın olduğu gibi düşüncelerinde bir cinsi vardır. Bir şeyin alakası cinsi iledir ve ona doğru yol alır akrabalık bağını kurar. Düşünceler ve inancımızda bunun gibidir. Fikirlerimiz ve inandıklarımızın aslı yani cinsi ya nurdur yahut ateş ..!    <br />
 Bu hususta istisnalar kaideyi asla bozmaz. Çünkü bu sonucu bilinmez. Biz genele göre hükmederiz. Onu ancak Hak bilir. İşin özü iman kardeşliği kendi nur cinsi ve soyuyla, kin ve kr de kendi cins ve soyu ile bağ kurar. Herkes kendi soyu uğrunda mücadele eder. Geçmişine yani cinsine layık işlerde bulunur. Sahibini aslına yani kendini ait olduğu madenine çeker.<br />
<br />
    <br />
 Ecdadımızın bize miras olarak bıraktığı bu topraklarda, içimizde ki hazımsız hainlerin millete ve devlete olan ''KİNİ'' Rum, Ermeni ve Yahudiler in kini ile aynı amaç doğrultusunda birleşmiş akabinde bu kin birlikteliği birçok evliliklere dönüşmüştür. Tarih de bu birliktelikten bir çok loca, fırka cemiyet ve cemaat kurulmuştur..<br />
<br />
    <br />
 Şimdi başka bir evliliğin sonucun da yine bir çocuk meydana gelmiş. Çocuğun adına şu veya bu... oğlu adı konmuş, yeni bir çatı altında mücadeleye koyulmuştur. Kin kardeşliği ehli sünnettin son kalesi Türkiye'den intikam almak için bir çatı altında tüm dünyayı ve batılı arkalarına alarak toplamışdır.<br />
<br />
    <br />
 Kin kardeşliği yaşadığımız bu Coğrafyanın manevi mimarları olan Ahmet Yesevi ve Bektaşiliği, Aleviliği ayrı ayrı gibi göstermiş Pir sultan aptal ve Hacı Bektaş velinin fikir ve söylemlerini kendi şahsi amaçları için kullanmış saptırmış, manası ve maksadından öte anlamlar yüklemiştir. Bunu yapanlar kendilerini sol, aydın, çağdaş ve ateist gibi göstererek alevi kimliğine sığınmalardır. Bu düşüncelerin gerçek alevi lik ve Bektaş ilikle hiç bir münasebeti ve bağı yoktur.<br />
<br />
    <br />
 Kin kardeşliğinin hazımsızlığı Malazgirt savaşı yani Türklerin Anadolu akınından sonra başlamış gittikçe  Sünnileşen Selçukluların, Arabların anlayışına tabi oldukları gerekçesiyle son dönem batı hayranları  bunu içlerine sindirememişlerdir..<br />
<br />
    <br />
 Halbuki Bektaşilik ile Sunniliğin ana kaynağı İslam dinidir. Yani Tevhid dinidir. Bu gerçeği saptırmak istemelerinin gayesi vahye olan kinleri ve düşmanlıkları yüzündendir. Tüm amaçları BEŞERİ AKLI ,VAHYE üstün göstermek içindir.<br />
<br />
    <br />
 Her düşüncenin yaptığı iş ve söylem eseriyle ortaya çıkar.. Nihayetinde çıkmıştır da. Gören göze kılavuza gerek yoktur. Tablo ortadadır. Kin ve din kardeşliği birbirine zıt bir mücadele içindedir. Kin kardeşliği insanı alçalan kötü huya yani küfre doğru’ diğerini ise yükselen ahlaka erdeme yani hakiki imana doğru insanı ulaştırır. Her şey bir kaynaktan çıkar ve yine asıl kaynağına geri döner.    <br />
 Bu ateş kalıplarına dünyada mukayyet zaman izin verilmiştir. Zaman olur süret-i Cehil-nemrut-karun-kabil, zaman olur suret-i fetö, zaman olur sureti şu veya bu... oğlu şeklinde ortaya çıkar. Kendi cinsleriyle birleşir taraf olurlar’ Kimi zaman yalan, iftira, ihanet dedikodu ve aldatmak şekline yani sahte manalara bürünürler’<br />
<br />
    <br />
 Onlar her ne kadar bir gibi görünseler de aslında dağınıktırlar. Tabi Nur kalıpları da öyledir. Ama onlar gibi dağınık değildir. Dağınık görünseler de aslında onlar bir taraftadır ve saf saftırlar.. Onları şimdilik ''Hak'' görünmez nur bağları ile birbirlerine sıkı sıkıya bağlamış az bir zaman gözlerden gizlemiştir.<br />
<br />
    <br />
 Bu mücadele ATEŞİN, NURA olan kininin yeryüzünde çeşitli şekillerde ve kalıplar da gizlenerek adem babamızdan günümüze dek sürdürdüğü bir üstünlük savaşıdır. Kin kardeşliği, dünyayı, parayı gücü maddeyi ve tüm şeytanlığı ardına almış onu tağut edinmiş ona güvenerek dayanarak tevhidin son kalesi olan ehli sünnet anlayışına kasd etmiştir.<br />
<br />
    <br />
 Kin kardeşliği gözle görünür dayanılacak dünya ****ına ve güce, din kardeşliği ise şimdilik elle tutulmaz gözle görünmez yüce bir manaya kudrete yani imana dayanmıştır.<br />
<br />
    <br />
 Kendi manasından yoksun cahil akıl bura da yol azıtır. Çünkü ona göre görünene dayanmak ,görünmeyene nispetle pek isabetli en doğru karar gibi görünür. Onlara göre gaybe inanmak ve dayanmak boş ve karşılığı olmayan bir şeydir. Bu düşünce insanın kendi aklını ilah edinmesi ululamasından başka bir şey değildir.<br />
<br />
    <br />
 Kardeş 300 YIL önce neredeydin ..!? ''Hıı anlamadım....! Hiç bir yerde ..!? O zaman madde miydin ,yoksa bir mana mı yahut bir düşünce hangi haldeydin..! '''İnk ''''.cevab yok..İşte orada verdiğin hiç bir yerde cevabın yok mu, biz müminler ona GAYB diyoruz. 300 yıl önceki emre mülaki olan varlığımızın hilkatine ise ilahi bir düşünce murad... Yani mana..! Ama kudretli bir mana.!Diyoruz..    <br />
 İş başka göründüğü gibi değil. Yaman bir ferzin bend. Bu çahil akla, aklın nasıl bir şey olduğunu göster dense gösteremez ama kalkar tarif edemediği aklın fikrine dayanır güvenir. Ne müthiş bir çelişki.. garabet...<br />
<br />
    <br />
 İşte insan kendindeki aklı görmeden fikrine nasıl dayanıyorsa, daha ötesi bir anlayışa sahib olan yani iman eden insanda, kendi aklına değil, insana akıl veren sonsuz aklın gerçek sabine inanır dayanır. Sen aklına inanırsan ,oda yetmezse başkasının aklına o zaman birileride çıkar o aklı gerçek sahibini arar ona inanır.. Bu aklın sonu yok ya canım.. ara dur...Daha akıllıca olanı bul..<br />
<br />
    <br />
 Madem bu şehir sayısız güzellerle nam salmış burası güzellerin çok olduğu bir yer, o zaman ayrı ayrı güzelleri sevip seyredip oyalanmak sarhoş olmak yerine şehri sevmek daha isabetlidir. Ötesi bir anlayışla O şehri güzellerin şehri haline getireni yani hakiki güzellik madenini aramak daha doğru ve akıllıca. O düşünce ise bizi esas kaynağa alır götürür.. Sen Oraya bak..<br />
<br />
    <br />
 Hak, insana akıl dan başka sayısı nimetler verendir. O can verir ..hayat verir,güzellik verir..iyilik verir...ömür verir ..sağlık verir..rızık verir ,yağmur verir...Nur verir bereket verir ama cezada verir haa..! Daha bilmediğimiz sayısız akla hayale gelmez görünen görünmeyen nicelerini verendir. O bütün güzel huyların ve nimetlerin sonsuz madenidir. Gayb hazinelerin anahtarı onun elinde ve emrindedir.    <br />
 İmanın akıldan üstünlüğü sıfatların sonsuz ve kusursuz madeni elinde olan Allah'a olan inancı ve dayanmasından dolayıdır. Kin kardeşliğinin gözünü ancak toprak doldurur din kardeşliğinin gözünü ise sonsuz nur kaynağı doyurur.<br />
<br />
    <br />
 İnsan başı boş yaratılmamış, başı boş da bırakılmamıştır. Hak dan başka kim olursa olsun, kendini ve kendi anlayışını yeryüzüne hakim kılmak iddiasıyla baş çekerse ve bu uğurda mücadele ederse, kimde onları taraf tutarsa bu kine ortak olursa, bu sonsuz aklın sahibine meydan okumak tan haddi aşmaktan başka bir şey değildir. Bu anlayış nihayetin de Hakkın gazabına müstehaktır.<br />
<br />
    <br />
 Allah bizi nur ve din kardeşliğinden kılsın cehennem ateşinden ve kin kardeşliğinden korusun ..Hatalarımızı ,günahlarımızı avf etsin.. Şüphesiz hak bağişlaması bol olan ve avf madeni sonsuz olandır.  Amin.<br />
<br />
<a href="http://www.akasyam.com/kose-yazisi/4431/kin-kardesligi-ve-din-kardesligi.html" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">Ahmet DÜZGÜN Kin Kardeşliği Ve Din Kardeşliği</a>    ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ Yaratılmış her şey nihayetinde bir gün aslına döner. Varlığın aslı görünen yahut görünmeyen cinsle muhakkak bir münasebeti ve ünsiyeti vardır. Bu asıl yani cinslik görünmez bir bağdır. Yaratılanın olduğu gibi düşüncelerinde bir cinsi vardır. Bir şeyin alakası cinsi iledir ve ona doğru yol alır akrabalık bağını kurar. Düşünceler ve inancımızda bunun gibidir. Fikirlerimiz ve inandıklarımızın aslı yani cinsi ya nurdur yahut ateş ..!    <br />
 Bu hususta istisnalar kaideyi asla bozmaz. Çünkü bu sonucu bilinmez. Biz genele göre hükmederiz. Onu ancak Hak bilir. İşin özü iman kardeşliği kendi nur cinsi ve soyuyla, kin ve kr de kendi cins ve soyu ile bağ kurar. Herkes kendi soyu uğrunda mücadele eder. Geçmişine yani cinsine layık işlerde bulunur. Sahibini aslına yani kendini ait olduğu madenine çeker.<br />
<br />
    <br />
 Ecdadımızın bize miras olarak bıraktığı bu topraklarda, içimizde ki hazımsız hainlerin millete ve devlete olan ''KİNİ'' Rum, Ermeni ve Yahudiler in kini ile aynı amaç doğrultusunda birleşmiş akabinde bu kin birlikteliği birçok evliliklere dönüşmüştür. Tarih de bu birliktelikten bir çok loca, fırka cemiyet ve cemaat kurulmuştur..<br />
<br />
    <br />
 Şimdi başka bir evliliğin sonucun da yine bir çocuk meydana gelmiş. Çocuğun adına şu veya bu... oğlu adı konmuş, yeni bir çatı altında mücadeleye koyulmuştur. Kin kardeşliği ehli sünnettin son kalesi Türkiye'den intikam almak için bir çatı altında tüm dünyayı ve batılı arkalarına alarak toplamışdır.<br />
<br />
    <br />
 Kin kardeşliği yaşadığımız bu Coğrafyanın manevi mimarları olan Ahmet Yesevi ve Bektaşiliği, Aleviliği ayrı ayrı gibi göstermiş Pir sultan aptal ve Hacı Bektaş velinin fikir ve söylemlerini kendi şahsi amaçları için kullanmış saptırmış, manası ve maksadından öte anlamlar yüklemiştir. Bunu yapanlar kendilerini sol, aydın, çağdaş ve ateist gibi göstererek alevi kimliğine sığınmalardır. Bu düşüncelerin gerçek alevi lik ve Bektaş ilikle hiç bir münasebeti ve bağı yoktur.<br />
<br />
    <br />
 Kin kardeşliğinin hazımsızlığı Malazgirt savaşı yani Türklerin Anadolu akınından sonra başlamış gittikçe  Sünnileşen Selçukluların, Arabların anlayışına tabi oldukları gerekçesiyle son dönem batı hayranları  bunu içlerine sindirememişlerdir..<br />
<br />
    <br />
 Halbuki Bektaşilik ile Sunniliğin ana kaynağı İslam dinidir. Yani Tevhid dinidir. Bu gerçeği saptırmak istemelerinin gayesi vahye olan kinleri ve düşmanlıkları yüzündendir. Tüm amaçları BEŞERİ AKLI ,VAHYE üstün göstermek içindir.<br />
<br />
    <br />
 Her düşüncenin yaptığı iş ve söylem eseriyle ortaya çıkar.. Nihayetinde çıkmıştır da. Gören göze kılavuza gerek yoktur. Tablo ortadadır. Kin ve din kardeşliği birbirine zıt bir mücadele içindedir. Kin kardeşliği insanı alçalan kötü huya yani küfre doğru’ diğerini ise yükselen ahlaka erdeme yani hakiki imana doğru insanı ulaştırır. Her şey bir kaynaktan çıkar ve yine asıl kaynağına geri döner.    <br />
 Bu ateş kalıplarına dünyada mukayyet zaman izin verilmiştir. Zaman olur süret-i Cehil-nemrut-karun-kabil, zaman olur suret-i fetö, zaman olur sureti şu veya bu... oğlu şeklinde ortaya çıkar. Kendi cinsleriyle birleşir taraf olurlar’ Kimi zaman yalan, iftira, ihanet dedikodu ve aldatmak şekline yani sahte manalara bürünürler’<br />
<br />
    <br />
 Onlar her ne kadar bir gibi görünseler de aslında dağınıktırlar. Tabi Nur kalıpları da öyledir. Ama onlar gibi dağınık değildir. Dağınık görünseler de aslında onlar bir taraftadır ve saf saftırlar.. Onları şimdilik ''Hak'' görünmez nur bağları ile birbirlerine sıkı sıkıya bağlamış az bir zaman gözlerden gizlemiştir.<br />
<br />
    <br />
 Bu mücadele ATEŞİN, NURA olan kininin yeryüzünde çeşitli şekillerde ve kalıplar da gizlenerek adem babamızdan günümüze dek sürdürdüğü bir üstünlük savaşıdır. Kin kardeşliği, dünyayı, parayı gücü maddeyi ve tüm şeytanlığı ardına almış onu tağut edinmiş ona güvenerek dayanarak tevhidin son kalesi olan ehli sünnet anlayışına kasd etmiştir.<br />
<br />
    <br />
 Kin kardeşliği gözle görünür dayanılacak dünya ****ına ve güce, din kardeşliği ise şimdilik elle tutulmaz gözle görünmez yüce bir manaya kudrete yani imana dayanmıştır.<br />
<br />
    <br />
 Kendi manasından yoksun cahil akıl bura da yol azıtır. Çünkü ona göre görünene dayanmak ,görünmeyene nispetle pek isabetli en doğru karar gibi görünür. Onlara göre gaybe inanmak ve dayanmak boş ve karşılığı olmayan bir şeydir. Bu düşünce insanın kendi aklını ilah edinmesi ululamasından başka bir şey değildir.<br />
<br />
    <br />
 Kardeş 300 YIL önce neredeydin ..!? ''Hıı anlamadım....! Hiç bir yerde ..!? O zaman madde miydin ,yoksa bir mana mı yahut bir düşünce hangi haldeydin..! '''İnk ''''.cevab yok..İşte orada verdiğin hiç bir yerde cevabın yok mu, biz müminler ona GAYB diyoruz. 300 yıl önceki emre mülaki olan varlığımızın hilkatine ise ilahi bir düşünce murad... Yani mana..! Ama kudretli bir mana.!Diyoruz..    <br />
 İş başka göründüğü gibi değil. Yaman bir ferzin bend. Bu çahil akla, aklın nasıl bir şey olduğunu göster dense gösteremez ama kalkar tarif edemediği aklın fikrine dayanır güvenir. Ne müthiş bir çelişki.. garabet...<br />
<br />
    <br />
 İşte insan kendindeki aklı görmeden fikrine nasıl dayanıyorsa, daha ötesi bir anlayışa sahib olan yani iman eden insanda, kendi aklına değil, insana akıl veren sonsuz aklın gerçek sabine inanır dayanır. Sen aklına inanırsan ,oda yetmezse başkasının aklına o zaman birileride çıkar o aklı gerçek sahibini arar ona inanır.. Bu aklın sonu yok ya canım.. ara dur...Daha akıllıca olanı bul..<br />
<br />
    <br />
 Madem bu şehir sayısız güzellerle nam salmış burası güzellerin çok olduğu bir yer, o zaman ayrı ayrı güzelleri sevip seyredip oyalanmak sarhoş olmak yerine şehri sevmek daha isabetlidir. Ötesi bir anlayışla O şehri güzellerin şehri haline getireni yani hakiki güzellik madenini aramak daha doğru ve akıllıca. O düşünce ise bizi esas kaynağa alır götürür.. Sen Oraya bak..<br />
<br />
    <br />
 Hak, insana akıl dan başka sayısı nimetler verendir. O can verir ..hayat verir,güzellik verir..iyilik verir...ömür verir ..sağlık verir..rızık verir ,yağmur verir...Nur verir bereket verir ama cezada verir haa..! Daha bilmediğimiz sayısız akla hayale gelmez görünen görünmeyen nicelerini verendir. O bütün güzel huyların ve nimetlerin sonsuz madenidir. Gayb hazinelerin anahtarı onun elinde ve emrindedir.    <br />
 İmanın akıldan üstünlüğü sıfatların sonsuz ve kusursuz madeni elinde olan Allah'a olan inancı ve dayanmasından dolayıdır. Kin kardeşliğinin gözünü ancak toprak doldurur din kardeşliğinin gözünü ise sonsuz nur kaynağı doyurur.<br />
<br />
    <br />
 İnsan başı boş yaratılmamış, başı boş da bırakılmamıştır. Hak dan başka kim olursa olsun, kendini ve kendi anlayışını yeryüzüne hakim kılmak iddiasıyla baş çekerse ve bu uğurda mücadele ederse, kimde onları taraf tutarsa bu kine ortak olursa, bu sonsuz aklın sahibine meydan okumak tan haddi aşmaktan başka bir şey değildir. Bu anlayış nihayetin de Hakkın gazabına müstehaktır.<br />
<br />
    <br />
 Allah bizi nur ve din kardeşliğinden kılsın cehennem ateşinden ve kin kardeşliğinden korusun ..Hatalarımızı ,günahlarımızı avf etsin.. Şüphesiz hak bağişlaması bol olan ve avf madeni sonsuz olandır.  Amin.<br />
<br />
<a href="http://www.akasyam.com/kose-yazisi/4431/kin-kardesligi-ve-din-kardesligi.html" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">Ahmet DÜZGÜN Kin Kardeşliği Ve Din Kardeşliği</a>    ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Dini Anlayış ve Kültürümüzün Oluşmasında Etkili Olan Şahsiyetler]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-dini-anlayis-ve-kulturumuzun-olusmasinda-etkili-olan-sahsiyetler.html</link>
			<pubDate>Mon, 13 May 2019 22:59:52 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=3">donanma44</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-dini-anlayis-ve-kulturumuzun-olusmasinda-etkili-olan-sahsiyetler.html</guid>
			<description><![CDATA[[COLOR=#585858][FONT=Rajdhani] Dini anlayış ve kültürümüzün oluşmasında etkili olan şahsiyetler, Peygamber efendimizden (s.a.v) sonra gelip İslam dininin günümüze kadar ulaşmasını sağlayan kişilerdir. Bu kişiler, sadece din anlayışı konusunda değil kültürel yaşam konusunda da etkili olmuşlardır. Hem yaşadıkları dönemde hem de öldükten sonra günümüze kadar miras olarak bıraktıkları etkileri, İslam dünyası için bir model haline gelmiş ve biz Müslümanlar, hâlâ onların bıraktıkları mirasların etkisi ile sosyal yaşamımızı, aile hayatımızı, akraba ilişkilerimizi korumaya devam ediyoruz. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dini anlayışı ve kültürümüzün oluşmasında etkili olan şahsiyetler</span> şunlardır.     <ul class="mycode_list"><li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Caferi Sadık (Hadis İlmi) </span>  <br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ahmet Yesevi (Tarikat ilmi ve tasavvuf), </span>  <br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mevlana Celaleddin ErRumi (Tasavvuf), </span>  <br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ahi Evran (Tasavvufi düşünce ve fütuvet) </span>  <br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hacı Bektaşı Veli (Tasavvuf ve Bektaşilik), </span>  <br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yunus Emre (Şiir, Eski Anadolu Türkçesinin oluşumu), </span>  <br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sarı Saltuk (Anadolu ve Rumeli’nin Türkleşip İslamlaşması), </span>  <br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hacı Bayramı Veli Â Anadolu Türk birliğinin tesisi ve Anadolu’nun iktisadi bakımdan gelişip kalkınması) </span>  <br />
</li>
</ul>
[COLOR=#585858][FONT=Rajdhani] Her bir İslam âlimi, yaşadığı dönemde insanlara yol göstermiş, kültürlerin oluşmasında önemli etkene sahip olmuşlardır ve yaşadıkları dönemden sonra günümüze kadar da bu şahsiyetler, bıraktıkları miraslarla kendilerinden sonra gelen insanlara öncülük etmişlerdir.<br />
<br />
     <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Cafer-i Sadık (r.a)  </span><br />
<br />
[COLOR=#585858][FONT=Rajdhani] İmam Cafer-i Sadık, hadis ilminde en çok takip edilen isimlerden biridir. Günümüze kadar ulaşan hadislerin en büyük kaynağı olarak bilinmesi ve kale alınması da bundan kaynaklanmaktadır. Kur’an’ı Kerim’de geçmeyip Peygamber efendimizin (s.a.v) tavsiye ve emir ettiği her durum hakkında hadislerin günümüze kadar ulaşmasını sağlayan Cafer-i Sadık (r.a), din anlayışının oluşmasında önemli katkılarda bulunan isimlerden biridir.<br />
<br />
     <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> [COLOR=#0000CD]Ahmet Yesevi   </span><br />
<br />
[COLOR=#585858][FONT=Rajdhani] Tarikat, bir ilim olmakla birlikte bir yaşama biçimidir. Dünyadan çok ahiret yurdu ile alakadar olan bu alan, günümüzde de kendini göstermektedir. Ancak günümüzde varlığını sürdüren gerçek tarikatların birçoğunun kaynağı <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ahmet Yesevi</span> olarak kabul edilmektedir. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Din anlayışının ve kültürümüzün oluşumunda etkili olan şahsiyetler</span> arasında değerlendirilmesinin nedeni de budur. Günümüzde birçok cadde ve sokağa bu ismin verilmesinde önemli adımlar atmasının yeri vardır.<br />
<br />
     <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> [COLOR=#0000CD]Mevlana Celaleddin Er-Rumi   </span><br />
<br />
[COLOR=#585858][FONT=Rajdhani] Tasavvuf ilminde önemli bir yere sahip olan <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mevlana Celaleddin Er-Rumi</span>, yaşadığı dönemden günümüze kadar ulaşan ’Mesnevi’ isimli kitabı ile birçok tasavvuf konusunda yol göstericilik yapmış isimlerden biridir. Bıraktığı büyük miras, günümüzde de bir hayli rağbet görmektedir.<br />
<br />
     <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> [COLOR=#0000CD]Ahi Evran   </span><br />
<br />
[COLOR=#585858][FONT=Rajdhani] Tasavvuf ve fütüvvet alanında önemli bir yere sahip olan Ahi Evran, din anlayış ve kültürümüzün oluşmasında etkili olan şahsiyetler arasında yer almaktadır.<br />
<br />
     <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> [COLOR=#0000CD]Hacı Bektaş-ı Veli   </span><br />
<br />
[COLOR=#585858][FONT=Rajdhani] Tasavvuf ve ’Bektaşilik’ alanında önemli bir miras bırakan Hacı Bektaş-ı Veli, yaşadığı dönemden günümüze kadar bıraktığı ekolü ile bilinen bir isimdir. ’Alevilik’ inancının oluşmasında etkili bir isim olması ve günümüze kadar bıraktığı önemli eserleri ve sözleri ile yol göstericilik yapmış bir isimdir.<br />
<br />
     <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> [COLOR=#0000CD]Yunus Emre   </span><br />
<br />
[COLOR=#585858][FONT=Rajdhani] Anadolu Türkçesinin oluşmasında önemli katkısı olan Yunus Emre, gerek bu yönüyle gerekse de şiir yönüyle kendinden çokça söz ettiren ve günümüzde din anlayış ve kültürümüzün oluşmasında etkili olan şahsiyetler arasında değerlendirilmektedir. Veciz sözleri ve yol gösterici şiirleriyle birçok alana değinen Yunus Emre, kültürümüz açısından önemli bir yere sahiptir.<br />
<br />
     <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> [COLOR=#0000CD]Sarı Saltuk   </span><br />
<br />
[COLOR=#585858][FONT=Rajdhani] Anadolu ve Rumeli’nin Türkleşip İslamlaşmasında önemli bir katkısı bulunan Sarı Saltuk, bıraktığı mirası ile günümüzde de kendinden söz ettiren isimlerden biridir.<br />
<br />
     [COLOR=#585858][FONT=Rajdhani] [COLOR=#0000CD]<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hacı Bayram Veli<br />
<br />
</span>     [COLOR=#585858][FONT=Rajdhani] Anadolu Türk birliğinin tesisi ve Anadolu’nun iktisadi bakımdan gelişip kalkınmasında önemli oranda payı olan Hacı Bayram Veli, iktisadi alanda bıraktığı mirası ile hem din hem de kültürümüzün oluşmasında etkili olan şahsiyetler arasında yer almaktadır.     ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[[COLOR=#585858][FONT=Rajdhani] Dini anlayış ve kültürümüzün oluşmasında etkili olan şahsiyetler, Peygamber efendimizden (s.a.v) sonra gelip İslam dininin günümüze kadar ulaşmasını sağlayan kişilerdir. Bu kişiler, sadece din anlayışı konusunda değil kültürel yaşam konusunda da etkili olmuşlardır. Hem yaşadıkları dönemde hem de öldükten sonra günümüze kadar miras olarak bıraktıkları etkileri, İslam dünyası için bir model haline gelmiş ve biz Müslümanlar, hâlâ onların bıraktıkları mirasların etkisi ile sosyal yaşamımızı, aile hayatımızı, akraba ilişkilerimizi korumaya devam ediyoruz. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dini anlayışı ve kültürümüzün oluşmasında etkili olan şahsiyetler</span> şunlardır.     <ul class="mycode_list"><li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Caferi Sadık (Hadis İlmi) </span>  <br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ahmet Yesevi (Tarikat ilmi ve tasavvuf), </span>  <br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mevlana Celaleddin ErRumi (Tasavvuf), </span>  <br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ahi Evran (Tasavvufi düşünce ve fütuvet) </span>  <br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hacı Bektaşı Veli (Tasavvuf ve Bektaşilik), </span>  <br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yunus Emre (Şiir, Eski Anadolu Türkçesinin oluşumu), </span>  <br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sarı Saltuk (Anadolu ve Rumeli’nin Türkleşip İslamlaşması), </span>  <br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hacı Bayramı Veli Â Anadolu Türk birliğinin tesisi ve Anadolu’nun iktisadi bakımdan gelişip kalkınması) </span>  <br />
</li>
</ul>
[COLOR=#585858][FONT=Rajdhani] Her bir İslam âlimi, yaşadığı dönemde insanlara yol göstermiş, kültürlerin oluşmasında önemli etkene sahip olmuşlardır ve yaşadıkları dönemden sonra günümüze kadar da bu şahsiyetler, bıraktıkları miraslarla kendilerinden sonra gelen insanlara öncülük etmişlerdir.<br />
<br />
     <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Cafer-i Sadık (r.a)  </span><br />
<br />
[COLOR=#585858][FONT=Rajdhani] İmam Cafer-i Sadık, hadis ilminde en çok takip edilen isimlerden biridir. Günümüze kadar ulaşan hadislerin en büyük kaynağı olarak bilinmesi ve kale alınması da bundan kaynaklanmaktadır. Kur’an’ı Kerim’de geçmeyip Peygamber efendimizin (s.a.v) tavsiye ve emir ettiği her durum hakkında hadislerin günümüze kadar ulaşmasını sağlayan Cafer-i Sadık (r.a), din anlayışının oluşmasında önemli katkılarda bulunan isimlerden biridir.<br />
<br />
     <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> [COLOR=#0000CD]Ahmet Yesevi   </span><br />
<br />
[COLOR=#585858][FONT=Rajdhani] Tarikat, bir ilim olmakla birlikte bir yaşama biçimidir. Dünyadan çok ahiret yurdu ile alakadar olan bu alan, günümüzde de kendini göstermektedir. Ancak günümüzde varlığını sürdüren gerçek tarikatların birçoğunun kaynağı <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ahmet Yesevi</span> olarak kabul edilmektedir. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Din anlayışının ve kültürümüzün oluşumunda etkili olan şahsiyetler</span> arasında değerlendirilmesinin nedeni de budur. Günümüzde birçok cadde ve sokağa bu ismin verilmesinde önemli adımlar atmasının yeri vardır.<br />
<br />
     <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> [COLOR=#0000CD]Mevlana Celaleddin Er-Rumi   </span><br />
<br />
[COLOR=#585858][FONT=Rajdhani] Tasavvuf ilminde önemli bir yere sahip olan <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mevlana Celaleddin Er-Rumi</span>, yaşadığı dönemden günümüze kadar ulaşan ’Mesnevi’ isimli kitabı ile birçok tasavvuf konusunda yol göstericilik yapmış isimlerden biridir. Bıraktığı büyük miras, günümüzde de bir hayli rağbet görmektedir.<br />
<br />
     <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> [COLOR=#0000CD]Ahi Evran   </span><br />
<br />
[COLOR=#585858][FONT=Rajdhani] Tasavvuf ve fütüvvet alanında önemli bir yere sahip olan Ahi Evran, din anlayış ve kültürümüzün oluşmasında etkili olan şahsiyetler arasında yer almaktadır.<br />
<br />
     <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> [COLOR=#0000CD]Hacı Bektaş-ı Veli   </span><br />
<br />
[COLOR=#585858][FONT=Rajdhani] Tasavvuf ve ’Bektaşilik’ alanında önemli bir miras bırakan Hacı Bektaş-ı Veli, yaşadığı dönemden günümüze kadar bıraktığı ekolü ile bilinen bir isimdir. ’Alevilik’ inancının oluşmasında etkili bir isim olması ve günümüze kadar bıraktığı önemli eserleri ve sözleri ile yol göstericilik yapmış bir isimdir.<br />
<br />
     <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> [COLOR=#0000CD]Yunus Emre   </span><br />
<br />
[COLOR=#585858][FONT=Rajdhani] Anadolu Türkçesinin oluşmasında önemli katkısı olan Yunus Emre, gerek bu yönüyle gerekse de şiir yönüyle kendinden çokça söz ettiren ve günümüzde din anlayış ve kültürümüzün oluşmasında etkili olan şahsiyetler arasında değerlendirilmektedir. Veciz sözleri ve yol gösterici şiirleriyle birçok alana değinen Yunus Emre, kültürümüz açısından önemli bir yere sahiptir.<br />
<br />
     <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> [COLOR=#0000CD]Sarı Saltuk   </span><br />
<br />
[COLOR=#585858][FONT=Rajdhani] Anadolu ve Rumeli’nin Türkleşip İslamlaşmasında önemli bir katkısı bulunan Sarı Saltuk, bıraktığı mirası ile günümüzde de kendinden söz ettiren isimlerden biridir.<br />
<br />
     [COLOR=#585858][FONT=Rajdhani] [COLOR=#0000CD]<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hacı Bayram Veli<br />
<br />
</span>     [COLOR=#585858][FONT=Rajdhani] Anadolu Türk birliğinin tesisi ve Anadolu’nun iktisadi bakımdan gelişip kalkınmasında önemli oranda payı olan Hacı Bayram Veli, iktisadi alanda bıraktığı mirası ile hem din hem de kültürümüzün oluşmasında etkili olan şahsiyetler arasında yer almaktadır.     ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Atatürk Muaviye için ne demişti]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-ataturk-muaviye-icin-ne-demisti.html</link>
			<pubDate>Tue, 26 Mar 2019 08:24:10 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=3">donanma44</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-ataturk-muaviye-icin-ne-demisti.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Muaviye ile ilgili en çarpıcı değerlendirmelerden biri de hiç şüphesiz Mustafa Kemal Atatürk tarafından kaleme alınmıştır.  </span><br />
<br />
 <br />
   Muaviye bin Ebu Süfyan konusu din-siyaset ilişkileri bağlamında dönem dönem işlenen bir meseledir. Dahası bu konu tarih boyunca gündemden de hiç düşmemiştir. Muaviye’nin tarihsel ve politik kimliği ve bu kimlik etrafında şekillenen olaylar hiç şüphesiz bu konunun neden sürekli işlendiğinin yanıtını oluşturmaktadır.<br />
   <br />
 Muaviye adını tek bir kelimeyle tanımlamak gerekirse bunu ’iktidar’ diye ifade edebiliriz sanırım. Zira Muaviye mensup olduğu Ümeyyeoğulları kabilesi ile dönemin iktidarının en güçlü üyelerinden biridir zaten. Anılan kabilenin İslam Peygamberine karşı çıkmasının en önemli sebebi de budur zaten. Hatırlanacak olursa Muaviye babası Ebu Süfyan’la birlikte Mekke ele geçirilene kadar İslamiyet’e karşı savaşmış biridir. Fakat şurası çok çarpıcı ki, Mekke ele geçirildikten ve Muaviye Müslüman olduktan sonra da onun ve kabilesinin ’iktidar’ gücü eksilmemiştir..! Öyle ki halife Ali’ye kadar değişmeyen vali olarak görürüz Muaviye’yi.<br />
   <br />
 Bu arada Muaviye denilince akıldan çıkarılmaması gereken bir diğer tespitte onun temsil ettiği çevredir. Şöyle ki zenginlerin, tüccarların, kervan sahiplerinin sesidir Muaviye; dönemin aristokratlarını ve varsıllarını temsil eder. Ondandır ki, Sıffın savaşında vali olmasına karşın Halife Ali’ye karşı bir devlet başkanı gibi 100 bin kişilik ordu toplayabilmiştir. Bu anlamda Muaviye’nin politik söylemde ve halklar nezdinde ayrı, sembolik bir anlamı da vardır. İşte bu anlam nezdinde Muaviye ayrıca ’sınıfsal’ bir söylemle anılır, tartışılır, konuşulur. Bu tartışmada Muaviye’nin safında olup ona söz söyletmeyenler çok genel olarak ’egemen İslam’ yorumunun kurucuları ve o yorumun takipçileridir. Örneğin  8.yüzyıl "fıkıh, hadis ve tefsir bilgini" Abdullah b. Mübarek'in onunla ilgili şöyle konuşmaktadır:"Hazret-i Muaviye, Resulullahın yanında giderken, bindiği atın burnuna giren toz, Ömer bin Abdülaziz’den bin kere değerlidir." Oysa döneminde ve sonrasında Ömer b. Abdülaziz adı ’Adalet’ ile özdeşlemiştir. Buna rağmen Muaviye’nin burnuna giren toz daha değerlidir. Bu saflaşmanın arkasında dönemin iktidar ilişkileri, o ilişkilere damgasını vuran olay ve gelişmeler vardır. Tam da bu anlamda o ilişkilerin sorgulanmasını istemeyen, devrin ekonomi-politik gerçekliğini gözlerden ırak tutmaya çalışan çevreler Muaviye eleştirilerini konuşmaz, döneme dair eserleri itibarsızlaştırmaya çalışır. Öte yandan İslam tarihini emek, mülkiyet ve iktidar ilişkileri bağlamında okuyan ve bu analiz çerçevesinde tarihi yorumlayan anlayışlar da başta Muaviye olmak üzere dönemi eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutar. Şahsen 2011 yılında kaleme aldığım Muaviye isimli kitapta bu değerlendirmenin bir sonucu olarak hayat bulmuştur.[1]<br />
   <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> ATATÜRK’ÜN KONYA’DAKİ KONUŞMASI   </span><br />
 Muaviye ile ilgili en çarpıcı değerlendirmelerden biri de hiç şüphesiz Mustafa Kemal Atatürk tarafından kaleme alınmıştır. Mustafa Kemal 1923 yılında Konya’da yaptığı bir konuşmada konu ile ilgili aynen şöyle der: ’Beyler! Gerçek ulema ile dine zararlı ulemanın birbirine karıştırılması Emeviler zamanında başlamıştır. Hz. Peygamber’in saadetli zamanında, Peygamberin vefatından sonra, Raşit Halifeler zamanımda, hep doğrudan doğruya, Hz. Peygamber’in yol göstermesiyle İslâm olan Râşit halifelerin aydınlatılmasıyla kurtuluşa eren halk kütleleri arasında gerçek temizlik, içten saygı, yüce bir bağlılık vardı. Ta ki Muaviye ile Hz. Ali karşı karşıya geldiler. Sıffin olayında Muaviye’nin askerleri Kur ’an ’ı mızraklarına diktiler ve Hz. Ali’nin ordusunda böylece kararsızlık ve zayıflık oluşturdular. İşte o zaman dine bozgunculuk ve Müslümanlar arasına nefret girdi. O zaman hak olan Kur’an haksızlığı kabule araç yapıldı. En zorba hükümdarlardan olan Muaviye’nin nasıl bir hile ile hilâfet sıfatını takındığını biliyorsunuz. Ondan sonra bütün istibdatçı hükümdarla hep dini alet edindiler. İstibdat ve ihtiraslarını desteklemek için hep ulema sınıfına başvurdular. Gerçek ulema, dini bütün alimler hiç bir zaman bu zorba hükümdarlara boyun eğmediler. Onların emirlerini dinlemediler, tehditlerinden korkmadılar.<br />
   <br />
 Üç buçuk dört yıl öncesine kadar hayatta olan Osmanlı Hükümdarları da aynı şeyleri yapmışlardır. Son Osmanlı hükümdarı Vahdettin’in davranışları gözünüzün önündedir. Onun emriyle bile bile ölüme götürülen milleti kurtarmak isteyenler âsi ilan edildi. Onun emriyle millet ve vatanı kurtarmak için kan döken aziz ordumuzun, isyancılar sürüsü olduğuna dair fetvalar veren ulema kıyafetli kişiler çıktı’   <br />
[COLOR=#404040]<br />
  <br />
 Dört Halife’den sonra din sürekli siyaset aracı, çıkar aracı, istibdat aracı yapıldı. Bu durum Osmanlı tarihinde böyleydi. Abbasiler, Emeviler zamanında böyleydi. Böyle âdi ve sefil hilelerle hükümdarlık yapan halifeler ve onlara dini alet yapmaya tenezzül eden sahte ve imansız âlimler tarihte daime rezil olmuşlar, rezil edilmişler ve daima cezalarını görmüşlerdir’’[2]<br />
   <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> DİN İLE İKTİDAR ARASINDA KOPMAZ BİR BAĞ OLDUĞUNU GÖREBİLİRİZ   </span><br />
 Muaviye ile ilgili Yaşar Nuri Öztürk’te oldukça çarpıcı sözlere imza atmıştır. İşte o konuşmalardan bir kaçı:<br />
   <br />
 ’Hz. Peygamber Cuma hutbesini namazdan sonra okudu, isteyen dinledi, istemeyen çıktı gitti. Sen şimdi Emevi’nin kafasıyla hutbenin yerini değiştirip namazdan öne aldın. Namaz farz, hutbe keyfe bağlı. Adam namazı kılmak için senin hezeyanlarını dinleyecek. Bunu Muaviye bu hale getirdi. ’Eee biz şimdi bin yıllık şeyi mi değiştireceğiz?’...Açıkça peygamberin icraatına aykırı. İbadette içtihat olmaz. Peygamberden nasıl gördüyse öyle yapılacak. Sen Muaviye’ye mi peygamber diyorsun, Muhammed’e mi? Ben şimdi adama soruyorum bunu. Hangisinin dediğini yapacaksın?’<br />
   <br />
 Yine Muaviye yönelik dile getirilen şu sert eleştiriler de Öztürk imzasını taşır: ’Müslüman kitlelerin Allah ile aldatılması, Emevi kralı Muaviye b.EbiSüfyan’ın, Hz. Ali’nin ordusunu aldatmak için Kur’an sayfalarını mızrak uçlarına takıp ’Aramızda bu kitap hakem olsun!’ diyerek sergilediği şeytanetle başladı’[3]<br />
   <br />
 Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi Muaviye safında yer alanlar ağırlıklı olarak İslam tarihini herhangi bir biçimde tartışmaya açmayan ve bu anlamda da anılan tarihi ’sahabe’ zırhı ile müdafaa eden kimselerdir. Örneğin Cübbeli Ahmet’e göre ’Muaviye’yi eleştiren kimse kafir olur’[4] <br />
<br />
Meşhur Şeyhülislam Ebu Suud, Muaviye’ye lanet eden kimseye  ’tazir-i beliğ ve hapis lazım olduğu’ fetvasını vermiştir. Öte yandan  ’İmam-ı Malik’in ictihadına göre, Hazret-i Muaviye dalalette idi diye kötüleyenin katline fetva verdiği birçok kitaplarda yazılıdır.’[5]<br />
   <br />
 Konu elbet uzun. Lakin toparlamak gerekirse İslam tarihi üzerindeki perdenin kaldırılması için öncelikle o tarihe adını yazdıran kimselerin sınıfsal konumları, temsil ettikleri çevreler ve iktidarla kurdukları ilişkinin analiz edilmesi gerekir. Böylesi bir analiz neticesinde örneğin Muaviye ile Ali’nin, Mervan ile Ebuzer’in aynı olmadığını farklı söylemleri ve hatta farklı değerleri temsil ettiklerini ve nihai olarak din ile iktidar arasında kopmaz bir bağ olduğunu görebiliriz.<br />
   <br />
 [1] Aydın Tonga, Kapital İslamın Temeli Muaviye, 2011, Doğu Kitabevi.   <br />
 [2]Yrd. Doç. Dr. RAMAZAN BOYACIOĞLU, Atatürk’ün Hilafetle İlgili Görüşleri.   <br />
 [3] Yaşar Nuri Öztürk, Allah ile Aldatmak.   <br />
 [4[U]RL]https://www.youtube.com/watch?v=CeYkTwvzjiU[/URL]   <br />
 [5]<a href="http://dintahripcileri.com/ebussuud-efendiye-gore-sianin-hukmu/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">Ebussuud Efendiye GÃÂ¶re Ã?ia'nÃÂ±n HÃÂ¼kmÃÂ¼ - Din TAHRÃÂ°PÃ?ÃÂ°LERÃÂ°</a><br />
   <br />
 Aydın Tonga   <br />
 <a href="http://odatv.com/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">Odatv.com</a>   ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Muaviye ile ilgili en çarpıcı değerlendirmelerden biri de hiç şüphesiz Mustafa Kemal Atatürk tarafından kaleme alınmıştır.  </span><br />
<br />
 <br />
   Muaviye bin Ebu Süfyan konusu din-siyaset ilişkileri bağlamında dönem dönem işlenen bir meseledir. Dahası bu konu tarih boyunca gündemden de hiç düşmemiştir. Muaviye’nin tarihsel ve politik kimliği ve bu kimlik etrafında şekillenen olaylar hiç şüphesiz bu konunun neden sürekli işlendiğinin yanıtını oluşturmaktadır.<br />
   <br />
 Muaviye adını tek bir kelimeyle tanımlamak gerekirse bunu ’iktidar’ diye ifade edebiliriz sanırım. Zira Muaviye mensup olduğu Ümeyyeoğulları kabilesi ile dönemin iktidarının en güçlü üyelerinden biridir zaten. Anılan kabilenin İslam Peygamberine karşı çıkmasının en önemli sebebi de budur zaten. Hatırlanacak olursa Muaviye babası Ebu Süfyan’la birlikte Mekke ele geçirilene kadar İslamiyet’e karşı savaşmış biridir. Fakat şurası çok çarpıcı ki, Mekke ele geçirildikten ve Muaviye Müslüman olduktan sonra da onun ve kabilesinin ’iktidar’ gücü eksilmemiştir..! Öyle ki halife Ali’ye kadar değişmeyen vali olarak görürüz Muaviye’yi.<br />
   <br />
 Bu arada Muaviye denilince akıldan çıkarılmaması gereken bir diğer tespitte onun temsil ettiği çevredir. Şöyle ki zenginlerin, tüccarların, kervan sahiplerinin sesidir Muaviye; dönemin aristokratlarını ve varsıllarını temsil eder. Ondandır ki, Sıffın savaşında vali olmasına karşın Halife Ali’ye karşı bir devlet başkanı gibi 100 bin kişilik ordu toplayabilmiştir. Bu anlamda Muaviye’nin politik söylemde ve halklar nezdinde ayrı, sembolik bir anlamı da vardır. İşte bu anlam nezdinde Muaviye ayrıca ’sınıfsal’ bir söylemle anılır, tartışılır, konuşulur. Bu tartışmada Muaviye’nin safında olup ona söz söyletmeyenler çok genel olarak ’egemen İslam’ yorumunun kurucuları ve o yorumun takipçileridir. Örneğin  8.yüzyıl "fıkıh, hadis ve tefsir bilgini" Abdullah b. Mübarek'in onunla ilgili şöyle konuşmaktadır:"Hazret-i Muaviye, Resulullahın yanında giderken, bindiği atın burnuna giren toz, Ömer bin Abdülaziz’den bin kere değerlidir." Oysa döneminde ve sonrasında Ömer b. Abdülaziz adı ’Adalet’ ile özdeşlemiştir. Buna rağmen Muaviye’nin burnuna giren toz daha değerlidir. Bu saflaşmanın arkasında dönemin iktidar ilişkileri, o ilişkilere damgasını vuran olay ve gelişmeler vardır. Tam da bu anlamda o ilişkilerin sorgulanmasını istemeyen, devrin ekonomi-politik gerçekliğini gözlerden ırak tutmaya çalışan çevreler Muaviye eleştirilerini konuşmaz, döneme dair eserleri itibarsızlaştırmaya çalışır. Öte yandan İslam tarihini emek, mülkiyet ve iktidar ilişkileri bağlamında okuyan ve bu analiz çerçevesinde tarihi yorumlayan anlayışlar da başta Muaviye olmak üzere dönemi eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutar. Şahsen 2011 yılında kaleme aldığım Muaviye isimli kitapta bu değerlendirmenin bir sonucu olarak hayat bulmuştur.[1]<br />
   <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> ATATÜRK’ÜN KONYA’DAKİ KONUŞMASI   </span><br />
 Muaviye ile ilgili en çarpıcı değerlendirmelerden biri de hiç şüphesiz Mustafa Kemal Atatürk tarafından kaleme alınmıştır. Mustafa Kemal 1923 yılında Konya’da yaptığı bir konuşmada konu ile ilgili aynen şöyle der: ’Beyler! Gerçek ulema ile dine zararlı ulemanın birbirine karıştırılması Emeviler zamanında başlamıştır. Hz. Peygamber’in saadetli zamanında, Peygamberin vefatından sonra, Raşit Halifeler zamanımda, hep doğrudan doğruya, Hz. Peygamber’in yol göstermesiyle İslâm olan Râşit halifelerin aydınlatılmasıyla kurtuluşa eren halk kütleleri arasında gerçek temizlik, içten saygı, yüce bir bağlılık vardı. Ta ki Muaviye ile Hz. Ali karşı karşıya geldiler. Sıffin olayında Muaviye’nin askerleri Kur ’an ’ı mızraklarına diktiler ve Hz. Ali’nin ordusunda böylece kararsızlık ve zayıflık oluşturdular. İşte o zaman dine bozgunculuk ve Müslümanlar arasına nefret girdi. O zaman hak olan Kur’an haksızlığı kabule araç yapıldı. En zorba hükümdarlardan olan Muaviye’nin nasıl bir hile ile hilâfet sıfatını takındığını biliyorsunuz. Ondan sonra bütün istibdatçı hükümdarla hep dini alet edindiler. İstibdat ve ihtiraslarını desteklemek için hep ulema sınıfına başvurdular. Gerçek ulema, dini bütün alimler hiç bir zaman bu zorba hükümdarlara boyun eğmediler. Onların emirlerini dinlemediler, tehditlerinden korkmadılar.<br />
   <br />
 Üç buçuk dört yıl öncesine kadar hayatta olan Osmanlı Hükümdarları da aynı şeyleri yapmışlardır. Son Osmanlı hükümdarı Vahdettin’in davranışları gözünüzün önündedir. Onun emriyle bile bile ölüme götürülen milleti kurtarmak isteyenler âsi ilan edildi. Onun emriyle millet ve vatanı kurtarmak için kan döken aziz ordumuzun, isyancılar sürüsü olduğuna dair fetvalar veren ulema kıyafetli kişiler çıktı’   <br />
[COLOR=#404040]<br />
  <br />
 Dört Halife’den sonra din sürekli siyaset aracı, çıkar aracı, istibdat aracı yapıldı. Bu durum Osmanlı tarihinde böyleydi. Abbasiler, Emeviler zamanında böyleydi. Böyle âdi ve sefil hilelerle hükümdarlık yapan halifeler ve onlara dini alet yapmaya tenezzül eden sahte ve imansız âlimler tarihte daime rezil olmuşlar, rezil edilmişler ve daima cezalarını görmüşlerdir’’[2]<br />
   <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> DİN İLE İKTİDAR ARASINDA KOPMAZ BİR BAĞ OLDUĞUNU GÖREBİLİRİZ   </span><br />
 Muaviye ile ilgili Yaşar Nuri Öztürk’te oldukça çarpıcı sözlere imza atmıştır. İşte o konuşmalardan bir kaçı:<br />
   <br />
 ’Hz. Peygamber Cuma hutbesini namazdan sonra okudu, isteyen dinledi, istemeyen çıktı gitti. Sen şimdi Emevi’nin kafasıyla hutbenin yerini değiştirip namazdan öne aldın. Namaz farz, hutbe keyfe bağlı. Adam namazı kılmak için senin hezeyanlarını dinleyecek. Bunu Muaviye bu hale getirdi. ’Eee biz şimdi bin yıllık şeyi mi değiştireceğiz?’...Açıkça peygamberin icraatına aykırı. İbadette içtihat olmaz. Peygamberden nasıl gördüyse öyle yapılacak. Sen Muaviye’ye mi peygamber diyorsun, Muhammed’e mi? Ben şimdi adama soruyorum bunu. Hangisinin dediğini yapacaksın?’<br />
   <br />
 Yine Muaviye yönelik dile getirilen şu sert eleştiriler de Öztürk imzasını taşır: ’Müslüman kitlelerin Allah ile aldatılması, Emevi kralı Muaviye b.EbiSüfyan’ın, Hz. Ali’nin ordusunu aldatmak için Kur’an sayfalarını mızrak uçlarına takıp ’Aramızda bu kitap hakem olsun!’ diyerek sergilediği şeytanetle başladı’[3]<br />
   <br />
 Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi Muaviye safında yer alanlar ağırlıklı olarak İslam tarihini herhangi bir biçimde tartışmaya açmayan ve bu anlamda da anılan tarihi ’sahabe’ zırhı ile müdafaa eden kimselerdir. Örneğin Cübbeli Ahmet’e göre ’Muaviye’yi eleştiren kimse kafir olur’[4] <br />
<br />
Meşhur Şeyhülislam Ebu Suud, Muaviye’ye lanet eden kimseye  ’tazir-i beliğ ve hapis lazım olduğu’ fetvasını vermiştir. Öte yandan  ’İmam-ı Malik’in ictihadına göre, Hazret-i Muaviye dalalette idi diye kötüleyenin katline fetva verdiği birçok kitaplarda yazılıdır.’[5]<br />
   <br />
 Konu elbet uzun. Lakin toparlamak gerekirse İslam tarihi üzerindeki perdenin kaldırılması için öncelikle o tarihe adını yazdıran kimselerin sınıfsal konumları, temsil ettikleri çevreler ve iktidarla kurdukları ilişkinin analiz edilmesi gerekir. Böylesi bir analiz neticesinde örneğin Muaviye ile Ali’nin, Mervan ile Ebuzer’in aynı olmadığını farklı söylemleri ve hatta farklı değerleri temsil ettiklerini ve nihai olarak din ile iktidar arasında kopmaz bir bağ olduğunu görebiliriz.<br />
   <br />
 [1] Aydın Tonga, Kapital İslamın Temeli Muaviye, 2011, Doğu Kitabevi.   <br />
 [2]Yrd. Doç. Dr. RAMAZAN BOYACIOĞLU, Atatürk’ün Hilafetle İlgili Görüşleri.   <br />
 [3] Yaşar Nuri Öztürk, Allah ile Aldatmak.   <br />
 [4[U]RL]https://www.youtube.com/watch?v=CeYkTwvzjiU[/URL]   <br />
 [5]<a href="http://dintahripcileri.com/ebussuud-efendiye-gore-sianin-hukmu/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">Ebussuud Efendiye GÃÂ¶re Ã?ia'nÃÂ±n HÃÂ¼kmÃÂ¼ - Din TAHRÃÂ°PÃ?ÃÂ°LERÃÂ°</a><br />
   <br />
 Aydın Tonga   <br />
 <a href="http://odatv.com/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">Odatv.com</a>   ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Yusuf Peygamber'in kısa hayat hikayesi]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-yusuf-peygamber-in-kisa-hayat-hikayesi.html</link>
			<pubDate>Sat, 22 Dec 2018 21:44:01 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=11100">SuLTann</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-yusuf-peygamber-in-kisa-hayat-hikayesi.html</guid>
			<description><![CDATA[ <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Yusuf </span>çok güzel bir çocuk olarak dünyaya gelmişti. Babası Hz. Yaküb, Yusuf'un peygamber olacağından daha Yusuf 12 yaşında iken haberdar oldu. Hz. Yusuf 12 yaşında iken bir rüya gördü. babasına anlattı:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- "Bu gece rüyamda on bir yıldız, ay ve güneşi bana secde ederken gördüm."</span><br />
Hz. Yaküb cevab verdi:<br />
- "Oğlum Allah seni mübarek kılsın. lleride senin için iyi şeyler olacak. Bu rüya ileride sana peygamberlik müjdesidir."<br />
Hz. Yaküb'un Yusuf'a düşkünlüğü diğer çocuklannda kıskançlık başlattı. Ağabeyleri Yusuf'u istemiyorlardı. Bir gün agabeyler toplanıp bir plan yaptılar.<br />
Yusuf'u kıra götürüp öldüreceklerdi. Ertesi gün Hz. Yaküb'un yanına gelerek Yusuf'u götürmek için izin istediler.<br />
Hz. Yaküb, Yusuf'u göndermek istemiyordu. O yüzden<br />
oğullanna şöyle dedi:<br />
- "Orada kardeşinize bakamayabilirsiniz. Sonra başına kötü bir şey gelmesin?"<br />
- "Babacığım biz onun ağabeyleriyiz. O'nu muhakkak ki koruyacağız."<br />
Hz. Yaküb ikna oldu ve izin verdi. Ormana gittiler.<br />
Ormanda Hz. Yusuf'u öldürmek istediler. Cinayetin büyük günah olduğunu bildikleri için vazgeçtiler. Sonra Hz. yusuf'u bir kuyunun içine bıraktılar. Hz. yusuf'un gömleğine kan sürdükten sonra akşam eve ağlayarak geri döndüler.<br />
Hz. Yaküb oğullarını görünce hemen sordu;<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- "Ne bu hÃ¤l? Niçin ağlıyorsunuz?"</span><br />
- "Ey babamız, ormanda biz koşu yaptık, Yusuf'u<br />
eşyalann başında bıraktık. Döndüğümüzde bu kanlı gömlek vardı. Yusuf'u kurtlar yemiş."<br />
Hz, Yaküb kanlı gömleği yüzüne sürerek agladı. Gördü ki gömlekte sadece kan vardı.<br />
Fakat bir yırtık izi dahi yoktu. Hz. Yaküb, Yusuf'un kurtlar tarafından yenmediğini anlamıştı. Ağlayarak çocuklarına seslendi;<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- "Hayır! Bu hikÃ¤yeyi siz uydurdunuz. Artık bana düşen güzel bir sabırdır."</span><br />
Sonraları Hz. Yaküb ağlamaktan görmez oldu. Hz. Yusuf kuyunun dibinde Allah tarafından üç gün korundu. Kuyunun oradan bir kervan geçiyordu.<br />
Su içmek için kuyuya bir kova salladılar. Kovayı yukan çektiklerinde Hz. Yusuf'u gördüler. Sevinçle Yusuf'u yanlarına aldılar. Kervan Mısır'a geldi. Hz, Yusuf'u köle pazarında satışa koydular.<br />
O zamanlar insanlar köle olarak ahnıp satılıyordu. Mısır hükümdarı Aziz ile Züleyha'nın çocukları yoktu. Aziz ile kansı Züleyha, Hz. Yusuf'u az bir parayla satın<br />
aldılar.<br />
Bir zaman sonra Hz. Yusuf büyüdü artık güzelligi ile göz kamaştınyordu. Züleyha Hz. Yusuf'a aşık oldu. Hz, Yusuf a aşkını söyledi. Hz. Yusuf karşı koydu, kaçmak istedi. Kaçarken Züleyha Yusuf u arkadan yakaladı. O sıra Aziz içeri girdi. Çok sert bir tavırla ne olduğunu sordu. Hz. Yusuf doğruyu anlattı. Fakat Züleyha hemen atılarak Yusuf'un kendine tecavüz etmek istediğini söyledi.<br />
Züleyha Yusuf'u elde edemeyince O'nu zindana göndermişti. Hz. Yusuf zindana gitmenin daha hayırlı oldugunu bildiği için fazla üzülmedi. Zindandakiler Hz. Yusuf'un şerefli ve terbiyeli bir genç olduğunu biliyorlardı. Hz. Yusuf'u sevgi ile karşıladılar. Hz. Yusuf zindandakilere Allah yolunu anlatıyor ve hep beraber ibadet ediyorlardı.<br />
Birgün Mısır Hükümdan bir rüya gördü. Rüyasında <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"yedi cılız inek, yedi yağlı ineği yiyordu. Ayrıca yedi yeşil başağın yanında yedi kurumuş başak vardı."</span><br />
Hükümdar rüyanın yorumunu istedi. Rüyanın yorumunu bir tek Hz. Yusuf yapabildi:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- "Yedi sene ekinlerinizi ekiniz. Biçtiğiniz ekinleri başaklarında saklayın ve yiyeceğiniz kadarını kullanınız.</span><br />
Daha sonra büyük bir kıtlık olacak. Bu yedi senede biriktirdiklerinizi kıtlık içinde geçecek yedi senede yersiniz. Bolluk yedi seneden sonra gelecektir."<br />
Bu rüya yorumundan sonra Hz. Yusuf zindandan çıkanldı. Hz. Yusuf Mısır'ın idaresine geçti. Yedi sene bolluk zamanında ambarları doldurdu. Genel kıtlık zarnanı halka bugday dağıttı.<br />
Hz. Yaküb buğday almaları için oğullannı Mısır'a gönderdi. Hz. Yusuf ağabeylerini tanımıştı. Ancak ağabeyleri Yusuf'u tanıyamadı. Hz. Yusuf'ta kendini tanıtmadı. Fakat kaç kardeş olduklarını sordu. Zira kardeşi Bünyamin aralarında yoktu. Bir dahaki gelişlerinde Bünyamin'i de getirmelerini istedi. Bir sonraki gelişlerinde Bünyamin'de yanlarındaydı.<br />
Erzaklan aldılar geri döneceklerdi ki Hz. Yusuf gizlice<br />
kendini Bünyamin'e tanıttı. Sonra hırsızlık yaptığı<br />
gerekçesiyle Bünyamin'i yanında tuttu<br />
Ağabeyleri Hz. Yaküb'un yanına gittiler. Yanlarında<br />
Bünyamin yoktu. Hz. Yaküb Bünyamini sordu. Hz.<br />
Yaküb'un oğulları; Bünyamin'nin Mısır'da kalmasının<br />
nedenini anlattılar. Hz. Yaküb ogullarını Mısır'a<br />
gönderdi ve Hz. Yusuf'a bir mektup yazdı.<br />
Mektupta Bünyamin'in hırsızhk yapmayacağını belirtti. Ayrıca Hz. Yusuf'tan Bünyamin'i geri göndermesini istedi. Hz. Yaküb'un oğulları Mısır'a vardılar. Hz. Yusuf ağabeylerine bu defa kendini tanıttı. Ağabeyleri çok şaşırdılar. Hz. Yusuf onlara hiç kızmadı. Ağabeylerini kucakladı. Kendi gömleğini ağabeylerine vererek şöyle dedi:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- "Bu gömlegi babama götürün. Gömleği yüzüne sürsün, artık o görecektir. Sonra da tüm ailenizle buraya geliniz."</span><br />
Ağabeyleri Hz. Yusuf'un dediklerini yaptılar. Hz. Yaküb'un gözündeki perde indi ve görmeye başladı. Hz. Yaküb çok sevindi.<br />
Sonra Mısır'a gidip hep beraber mutlu olarak yaşadılar.<br />
<br />
alıntıdır..   ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Yusuf </span>çok güzel bir çocuk olarak dünyaya gelmişti. Babası Hz. Yaküb, Yusuf'un peygamber olacağından daha Yusuf 12 yaşında iken haberdar oldu. Hz. Yusuf 12 yaşında iken bir rüya gördü. babasına anlattı:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- "Bu gece rüyamda on bir yıldız, ay ve güneşi bana secde ederken gördüm."</span><br />
Hz. Yaküb cevab verdi:<br />
- "Oğlum Allah seni mübarek kılsın. lleride senin için iyi şeyler olacak. Bu rüya ileride sana peygamberlik müjdesidir."<br />
Hz. Yaküb'un Yusuf'a düşkünlüğü diğer çocuklannda kıskançlık başlattı. Ağabeyleri Yusuf'u istemiyorlardı. Bir gün agabeyler toplanıp bir plan yaptılar.<br />
Yusuf'u kıra götürüp öldüreceklerdi. Ertesi gün Hz. Yaküb'un yanına gelerek Yusuf'u götürmek için izin istediler.<br />
Hz. Yaküb, Yusuf'u göndermek istemiyordu. O yüzden<br />
oğullanna şöyle dedi:<br />
- "Orada kardeşinize bakamayabilirsiniz. Sonra başına kötü bir şey gelmesin?"<br />
- "Babacığım biz onun ağabeyleriyiz. O'nu muhakkak ki koruyacağız."<br />
Hz. Yaküb ikna oldu ve izin verdi. Ormana gittiler.<br />
Ormanda Hz. Yusuf'u öldürmek istediler. Cinayetin büyük günah olduğunu bildikleri için vazgeçtiler. Sonra Hz. yusuf'u bir kuyunun içine bıraktılar. Hz. yusuf'un gömleğine kan sürdükten sonra akşam eve ağlayarak geri döndüler.<br />
Hz. Yaküb oğullarını görünce hemen sordu;<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- "Ne bu hÃ¤l? Niçin ağlıyorsunuz?"</span><br />
- "Ey babamız, ormanda biz koşu yaptık, Yusuf'u<br />
eşyalann başında bıraktık. Döndüğümüzde bu kanlı gömlek vardı. Yusuf'u kurtlar yemiş."<br />
Hz, Yaküb kanlı gömleği yüzüne sürerek agladı. Gördü ki gömlekte sadece kan vardı.<br />
Fakat bir yırtık izi dahi yoktu. Hz. Yaküb, Yusuf'un kurtlar tarafından yenmediğini anlamıştı. Ağlayarak çocuklarına seslendi;<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- "Hayır! Bu hikÃ¤yeyi siz uydurdunuz. Artık bana düşen güzel bir sabırdır."</span><br />
Sonraları Hz. Yaküb ağlamaktan görmez oldu. Hz. Yusuf kuyunun dibinde Allah tarafından üç gün korundu. Kuyunun oradan bir kervan geçiyordu.<br />
Su içmek için kuyuya bir kova salladılar. Kovayı yukan çektiklerinde Hz. Yusuf'u gördüler. Sevinçle Yusuf'u yanlarına aldılar. Kervan Mısır'a geldi. Hz, Yusuf'u köle pazarında satışa koydular.<br />
O zamanlar insanlar köle olarak ahnıp satılıyordu. Mısır hükümdarı Aziz ile Züleyha'nın çocukları yoktu. Aziz ile kansı Züleyha, Hz. Yusuf'u az bir parayla satın<br />
aldılar.<br />
Bir zaman sonra Hz. Yusuf büyüdü artık güzelligi ile göz kamaştınyordu. Züleyha Hz. Yusuf'a aşık oldu. Hz, Yusuf a aşkını söyledi. Hz. Yusuf karşı koydu, kaçmak istedi. Kaçarken Züleyha Yusuf u arkadan yakaladı. O sıra Aziz içeri girdi. Çok sert bir tavırla ne olduğunu sordu. Hz. Yusuf doğruyu anlattı. Fakat Züleyha hemen atılarak Yusuf'un kendine tecavüz etmek istediğini söyledi.<br />
Züleyha Yusuf'u elde edemeyince O'nu zindana göndermişti. Hz. Yusuf zindana gitmenin daha hayırlı oldugunu bildiği için fazla üzülmedi. Zindandakiler Hz. Yusuf'un şerefli ve terbiyeli bir genç olduğunu biliyorlardı. Hz. Yusuf'u sevgi ile karşıladılar. Hz. Yusuf zindandakilere Allah yolunu anlatıyor ve hep beraber ibadet ediyorlardı.<br />
Birgün Mısır Hükümdan bir rüya gördü. Rüyasında <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"yedi cılız inek, yedi yağlı ineği yiyordu. Ayrıca yedi yeşil başağın yanında yedi kurumuş başak vardı."</span><br />
Hükümdar rüyanın yorumunu istedi. Rüyanın yorumunu bir tek Hz. Yusuf yapabildi:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- "Yedi sene ekinlerinizi ekiniz. Biçtiğiniz ekinleri başaklarında saklayın ve yiyeceğiniz kadarını kullanınız.</span><br />
Daha sonra büyük bir kıtlık olacak. Bu yedi senede biriktirdiklerinizi kıtlık içinde geçecek yedi senede yersiniz. Bolluk yedi seneden sonra gelecektir."<br />
Bu rüya yorumundan sonra Hz. Yusuf zindandan çıkanldı. Hz. Yusuf Mısır'ın idaresine geçti. Yedi sene bolluk zamanında ambarları doldurdu. Genel kıtlık zarnanı halka bugday dağıttı.<br />
Hz. Yaküb buğday almaları için oğullannı Mısır'a gönderdi. Hz. Yusuf ağabeylerini tanımıştı. Ancak ağabeyleri Yusuf'u tanıyamadı. Hz. Yusuf'ta kendini tanıtmadı. Fakat kaç kardeş olduklarını sordu. Zira kardeşi Bünyamin aralarında yoktu. Bir dahaki gelişlerinde Bünyamin'i de getirmelerini istedi. Bir sonraki gelişlerinde Bünyamin'de yanlarındaydı.<br />
Erzaklan aldılar geri döneceklerdi ki Hz. Yusuf gizlice<br />
kendini Bünyamin'e tanıttı. Sonra hırsızlık yaptığı<br />
gerekçesiyle Bünyamin'i yanında tuttu<br />
Ağabeyleri Hz. Yaküb'un yanına gittiler. Yanlarında<br />
Bünyamin yoktu. Hz. Yaküb Bünyamini sordu. Hz.<br />
Yaküb'un oğulları; Bünyamin'nin Mısır'da kalmasının<br />
nedenini anlattılar. Hz. Yaküb ogullarını Mısır'a<br />
gönderdi ve Hz. Yusuf'a bir mektup yazdı.<br />
Mektupta Bünyamin'in hırsızhk yapmayacağını belirtti. Ayrıca Hz. Yusuf'tan Bünyamin'i geri göndermesini istedi. Hz. Yaküb'un oğulları Mısır'a vardılar. Hz. Yusuf ağabeylerine bu defa kendini tanıttı. Ağabeyleri çok şaşırdılar. Hz. Yusuf onlara hiç kızmadı. Ağabeylerini kucakladı. Kendi gömleğini ağabeylerine vererek şöyle dedi:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- "Bu gömlegi babama götürün. Gömleği yüzüne sürsün, artık o görecektir. Sonra da tüm ailenizle buraya geliniz."</span><br />
Ağabeyleri Hz. Yusuf'un dediklerini yaptılar. Hz. Yaküb'un gözündeki perde indi ve görmeye başladı. Hz. Yaküb çok sevindi.<br />
Sonra Mısır'a gidip hep beraber mutlu olarak yaşadılar.<br />
<br />
alıntıdır..   ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kudüs - Ağlama Duvarı]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-kudus-aglama-duvari.html</link>
			<pubDate>Mon, 18 Dec 2017 23:44:51 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=11100">SuLTann</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-kudus-aglama-duvari.html</guid>
			<description><![CDATA[ Merkezi Babil şehri olan ve Sami ırkından Keldaniler, Ay’a, Güneş’e ve yıldızlara tapınırdı. Bunları temsil eden çeşitli putlar yapmışlardı. Hazret-i Nuh’un oğlu Sam’ın neslinden gelen ve tek tanrıya inanan yarı göçebe bir kavme mensup Hazret-i İbrahim, kendilerine peygamberliğini tebliğ etmeye başlayınca, O’na inanmadılar ve hayli baskılar neticesi Mısır’a kaçmaya mecbur ettiler. Hazret-i İbrahim bilahare Filistin’e yerleşince, Milâttan Evvel 2300 yıllarından itibaren, kavmi de gelip burada yurt tuttu. Filistinliler bunlara Ürdün nehrinin karşı tarafından geldikleri için İbrani adını verdi. Heb-ru karşı taraf, Hebruni (İbrani) karşı tarafın adamları manasına gelir.<br />
<br />
<br />
<br />
<img src="http://www.zohreanaforum.com/images/imported/2017/12/32.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 32.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<br />
Kudüs'te Beyt-i Makdis. Altın kubbeli bina Ömer Câmii diye bilinen ve Hazret-i Muhammed'in mi'raca yükseldiği taşın muhafaza edildiği bir binadır. Aynı avlu içinde Mescid-i Aksâ diye bilinen yer bugün câmidir. Bunun bir duvarı Ağlama Duvarı'dır. Hazret-i İsa'nın çarmıha gerilmek istendiği ve göğe yükseldiği lerler de Beyt-i Makdis sınırları içindedir. <br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İBRANİLERDEN İSRAİL OĞULLARINA</span><br />
Hazret-i İbrahim’in iki oğlundan Hazret-i İsmail Mekke’ye yerleşti; diğeri Hazret-i İshak babasının yanında kaldı. Daha babalarının sağlığında Hazret-i İsmail Hicaz ve Yemen, Hazret-i İshak da Şam havâlisine peygamber olarak gönderildi. Hazret-i İshak’ın oğlu Hazret-i Yakub da dedesinin sağlığında Şam ile Kudüs arasındaki Ken’anilere peygamber olarak gönderildi. Hazret-i Yakub’un diğer ismi İsrail idi. İsrail, Allah’ın kulu manasına gelir. Bunun için, Hazret-i Yakub’un on iki oğlundan çoğalan insanlara, Beni İsrail, yani İsrail oğulları denir. Artık bu adı alan İbrâni cemiyeti, aynı soydan gelen ferdlerden teşekkül etmeye başlamış; bu on iki kabile dışındakiler zamanla yok olmuşlardır.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">VA’DEDİLMİŞ TOPRAKLAR</span><br />
Hazret-i Yakub’un oğullarından Hazret-i Yusuf, başından pek çok macera geçtikten sonra Mısır’da maliye nazırı oldu. Babası ve kardeşlerini Ken’an diyarından, yani Filistin’den Mısır’a getirdi. Böylece o zaman topu topu yetmişiki kişi olan İsrail oğulları, Mısır’a yerleşti. Dört asır burada rahat bir hayat sürdüler. Sonradan büyük bir zulüm ve sıkıntıya uğradılar. Hatta köleliğe düştüler. Onları bu sıkıntılardan kurtaran ve Arz-ı Mev’ud, yani Rab tarafından va’dedilmiş topraklara (Filistin’e) götüren, Hazret-i Musa oldu. Yolda Tur dağında Hazret-i Musa’ya Tevrat ve On Emir indi. Hazret-i Musa, nüfusu iki milyona ulaşan halkıyla LÃ»t Gölünün güneyine kadar geldi. Ken’an ilini uzaktan gördükten sonra vefat etti. Yerine geçen yeğeni Hazret-i Yuşa Kudüs’ü Amâlika kavminden aldı. Amâlika, bugünki Filistinlilerin atalarıdır. O zaman putperest idiler.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">BEYT-İ MAKDİS YAPILIYOR</span><br />
Hazret-i Davud ile oğlu Süleyman, peygamberlikle hükümdarlığı uhdesinde birleştirdi. Milattan Evvel 1020 senesinde, Hazret-i Davud hükümdar oldu. İsrail oğullarının en parlak zamanı başladı. M. E. 973’te vefat edince yerine geçen oğlu Hazret-i Süleyman, babasının hazırlattığı yere Finikeli mimarlara Mescid-i Aksâ adındaki meşhur ve muhteşem mabedi yaptırdı. Buna Beyt-i Makdis de denir. 7 sene süren inşasında çok kıymetli malzeme kullanıldı. Uzaktan bakılınca, bir altın parçası gibi pırıl pırıl parlar, görenleri hayran bırakırdı. İçinde Tevrat, On Emir ve diğer emanetler bulunan TâbÃ»t-ı Sekine’yi, yani mukaddes sandığı, bu mabedin bir odasına koydurttu.<br />
Hazret-i Süleyman’a kadar İsrail hükümdarları saray nedir bilmezlerdi. Evleri, en adi bir köylü evinden farksızdı. Hazret-i Süleyman Kudüs’ü imar etti. Birçok binalar, saraylar, bahçeler, havuzlar, mabedler yaptırdı. Onun zamanında Kudüs dünyanın en zengin, en güzel şehri idi. Denebilir ki, dünyada şimdiye kadar hiçbir hükümdar, Hazret-i Süleyman gibi muhteşem ve masallara benzeyen bir hayat sürmemiştir.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">TALMUD’UN MİRASI: YAHUDİLİK</span><br />
Daha önce on iki kabileye ayrılmış olan İsrail oğulları, Hazret-i Süleyman’ın vefatından sonra iki devlete bölündüler. On kabile İsrail devletini, diğer ikisi Yahuda devletini kurdu. İsrail devleti M.E. 721’de Asurlular, sonra da Yahuda devleti M.E. 586’da Babilliler tarafından yıkıldı. 587 senesinde Asurlu hükümdarı Buhtunnasar Kudüs’ü yakıp yıktı. Yahudilerin çoğunu öldürdü. Kalanlarını da, Babil’e sürdü. Bu karışıklıkta Tevrat nüshaları ortadan kayboldu. Hazret-i Uzeyr’den başka kimsenin ezberinde değildi. Zamanla birçok yerleri unutuldu, değişikliğe uğradı. Muhtelif kimseler, hatırlarında kalan âyetlerini yazarak, Tevrat isminde çeşitli risaleler meydana geldi.<br />
Yahudi dininin bir de sözlü kaynağı vardır: Talmud. Hazret-i Musa’nın sözleri olduğuna inanılan hususlar, nesilden nesile nakledilerek nihayet Yahuda adlı bir haham tarafından milâdın ikinci asrında kitap haline getirildi. Musevi dinine artık Yahudilik denmesi, bu hahama izafeten olmuştur.<br />
İran hükümdarı Şireveyh, Asurluları yenince, M.E. 539 senesinde Yahudilerin tekrar Kudüs’e dönmelerine izin verdi. Yahudiler, M.E. 520 senesinden sonra Mescid-i Aksâ’yı yeniden tamir ettiler. M.E. 63 yılında Kudüs, Romalı kumandan Pompeus tarafından alındı. Pompeus, Kudüs şehrini ve Süleyman Mabedi de denilen Mescid-i Aksâ’yı ateşe verdi. Böylece Yahudiler, Roma hakimiyetine girdiler. M.E. 20 yılında Romalıların Filistin’deki Yahudi valisi Herodes, mabedi tekrar yaptırdı.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">MABED YANIYOR</span><br />
Yahudiler Roma hakimiyetine baş kaldırdılar. Fakat Milâdın 66. yılında Romalı kumandan Titus, Kudüs’ü tamamen yakıp yıktı. Şehri viraneye çevirdi. Bu arada Beyt-i Makdis de yandı. Sadece Ağlama Duvarı diye bilinen batı duvarı kaldı. Titus’un, katliamından sonra Yahudiler bölük bölük Filistin’i terk ettiler. Romalıların emrinde çalıştırılmak üzere, Mısır’a sevk edildiler. Böylece dünyanın her yerine yayıldılar.<br />
<br />
Bizanslılar, Emeviler, Memlükler ve Osmanlılar Beyt-i Makdisten arta kalanı muhafaza ettiler. Mescid-i Aksâ, Müslümanlarca da en mukaddes üçüncü mabed sayılır. Emevi halifesi Abdülmelik, Hazret-i Muhammed’in miraca yükseldiği kayanın üzerine Kubbetü’s-Sahra’yı yaptırdı. Altın kubbesi pırıl pırıl parlayan bu bina, bugün bile Kudüs’ün sembolü sayılır. Mescid-i Aksâ’nın olduğu yere ve Ağlama Duvarının bitişiğine, Emevi halifesi Velid, cami inşa ettirdi. Kanuni Sultan Süleyman Kudüs’e son hâlini verdi. Yahudilerin ha-Kotel ha-Ma’aravi (batı duvarı) adını verdikleri duvara, Hıristiyanlar Ağlama Duvarı dediler. 18 m yüksekliğinde, 485 m uzunluğundadır. Taşlarının 24 sırası toprak üzerinde, 19 sırası yer altındadır. 6 m de yer altında vardır. Bazı taşları 12x1m ebadında ve 100 tondan fazla ağırlıktadır. En üstteki 11 sıra Müslümanlardan; geri kalanı da Hazret-i Süleyman’dan değil, Herodes’ten kalmadır.<br />
<br />
Ağlama Duvarı, yüzyıllarca Yahudilerdeki milli ve dini şuuru ayakta tuttu. Kurtarıcı Mesih inancı da, bu şuurun devamını temin etti. Yahudi inancına göre, ’Bu duvar yıkılmayacak ve Rab, mabedin batı duvarını asla terk etmeyecektir!’ Bu inanca göre Süleyman Mabedi’ni yeniden inşa edecek olan Kurtarıcı Mesih’tir.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2 BİN YILLIK RÜYA</span><br />
Kudüs, Müslümanların eline geçtikten sonra Yahudilerin buraya gelip ibadet edebilmelerine müsaade edildi. Bölgede Yahudi nüfusunun artmasından sonra Yahudiler, Ağlama Duvarı önüne sıralar, masalar koymak ve o bölgedeki evleri yıkmak istedilerse de Müslümanlar buna mani oldu. 1929 senesinde Ağlama Duvarı sebebiyle Müslümanlarla Yahudiler arasında hadiseler çıktı. Birleşmiş Milletler Cemiyeti tarafından kurulan bir heyet, duvarın Müslümanların mülkiyetinde olduğuna ve Yahudilerin orada dua edebileceklerine karar verdi. 1967 yılında İsrail Kudüs’ü işgal etti. Yahudiler, Ağlama Duvarı önünde toplanıp 2000 yıllık rüyanın gerçekleşmesini coşkuyla kutladılar. Bugün dünyanın her tarafından gelme Yahudiler, Ağlama Duvarı önünde sallanarak dua eder; Süleyman Mabedi’nin ayakta olduğu günlerin yasını tutarlar. <br />
<br />
<img src="http://www.zohreanaforum.com/images/imported/2017/12/33.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 33.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<br />
ekrembugraekinci.com   ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ Merkezi Babil şehri olan ve Sami ırkından Keldaniler, Ay’a, Güneş’e ve yıldızlara tapınırdı. Bunları temsil eden çeşitli putlar yapmışlardı. Hazret-i Nuh’un oğlu Sam’ın neslinden gelen ve tek tanrıya inanan yarı göçebe bir kavme mensup Hazret-i İbrahim, kendilerine peygamberliğini tebliğ etmeye başlayınca, O’na inanmadılar ve hayli baskılar neticesi Mısır’a kaçmaya mecbur ettiler. Hazret-i İbrahim bilahare Filistin’e yerleşince, Milâttan Evvel 2300 yıllarından itibaren, kavmi de gelip burada yurt tuttu. Filistinliler bunlara Ürdün nehrinin karşı tarafından geldikleri için İbrani adını verdi. Heb-ru karşı taraf, Hebruni (İbrani) karşı tarafın adamları manasına gelir.<br />
<br />
<br />
<br />
<img src="http://www.zohreanaforum.com/images/imported/2017/12/32.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 32.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<br />
Kudüs'te Beyt-i Makdis. Altın kubbeli bina Ömer Câmii diye bilinen ve Hazret-i Muhammed'in mi'raca yükseldiği taşın muhafaza edildiği bir binadır. Aynı avlu içinde Mescid-i Aksâ diye bilinen yer bugün câmidir. Bunun bir duvarı Ağlama Duvarı'dır. Hazret-i İsa'nın çarmıha gerilmek istendiği ve göğe yükseldiği lerler de Beyt-i Makdis sınırları içindedir. <br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İBRANİLERDEN İSRAİL OĞULLARINA</span><br />
Hazret-i İbrahim’in iki oğlundan Hazret-i İsmail Mekke’ye yerleşti; diğeri Hazret-i İshak babasının yanında kaldı. Daha babalarının sağlığında Hazret-i İsmail Hicaz ve Yemen, Hazret-i İshak da Şam havâlisine peygamber olarak gönderildi. Hazret-i İshak’ın oğlu Hazret-i Yakub da dedesinin sağlığında Şam ile Kudüs arasındaki Ken’anilere peygamber olarak gönderildi. Hazret-i Yakub’un diğer ismi İsrail idi. İsrail, Allah’ın kulu manasına gelir. Bunun için, Hazret-i Yakub’un on iki oğlundan çoğalan insanlara, Beni İsrail, yani İsrail oğulları denir. Artık bu adı alan İbrâni cemiyeti, aynı soydan gelen ferdlerden teşekkül etmeye başlamış; bu on iki kabile dışındakiler zamanla yok olmuşlardır.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">VA’DEDİLMİŞ TOPRAKLAR</span><br />
Hazret-i Yakub’un oğullarından Hazret-i Yusuf, başından pek çok macera geçtikten sonra Mısır’da maliye nazırı oldu. Babası ve kardeşlerini Ken’an diyarından, yani Filistin’den Mısır’a getirdi. Böylece o zaman topu topu yetmişiki kişi olan İsrail oğulları, Mısır’a yerleşti. Dört asır burada rahat bir hayat sürdüler. Sonradan büyük bir zulüm ve sıkıntıya uğradılar. Hatta köleliğe düştüler. Onları bu sıkıntılardan kurtaran ve Arz-ı Mev’ud, yani Rab tarafından va’dedilmiş topraklara (Filistin’e) götüren, Hazret-i Musa oldu. Yolda Tur dağında Hazret-i Musa’ya Tevrat ve On Emir indi. Hazret-i Musa, nüfusu iki milyona ulaşan halkıyla LÃ»t Gölünün güneyine kadar geldi. Ken’an ilini uzaktan gördükten sonra vefat etti. Yerine geçen yeğeni Hazret-i Yuşa Kudüs’ü Amâlika kavminden aldı. Amâlika, bugünki Filistinlilerin atalarıdır. O zaman putperest idiler.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">BEYT-İ MAKDİS YAPILIYOR</span><br />
Hazret-i Davud ile oğlu Süleyman, peygamberlikle hükümdarlığı uhdesinde birleştirdi. Milattan Evvel 1020 senesinde, Hazret-i Davud hükümdar oldu. İsrail oğullarının en parlak zamanı başladı. M. E. 973’te vefat edince yerine geçen oğlu Hazret-i Süleyman, babasının hazırlattığı yere Finikeli mimarlara Mescid-i Aksâ adındaki meşhur ve muhteşem mabedi yaptırdı. Buna Beyt-i Makdis de denir. 7 sene süren inşasında çok kıymetli malzeme kullanıldı. Uzaktan bakılınca, bir altın parçası gibi pırıl pırıl parlar, görenleri hayran bırakırdı. İçinde Tevrat, On Emir ve diğer emanetler bulunan TâbÃ»t-ı Sekine’yi, yani mukaddes sandığı, bu mabedin bir odasına koydurttu.<br />
Hazret-i Süleyman’a kadar İsrail hükümdarları saray nedir bilmezlerdi. Evleri, en adi bir köylü evinden farksızdı. Hazret-i Süleyman Kudüs’ü imar etti. Birçok binalar, saraylar, bahçeler, havuzlar, mabedler yaptırdı. Onun zamanında Kudüs dünyanın en zengin, en güzel şehri idi. Denebilir ki, dünyada şimdiye kadar hiçbir hükümdar, Hazret-i Süleyman gibi muhteşem ve masallara benzeyen bir hayat sürmemiştir.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">TALMUD’UN MİRASI: YAHUDİLİK</span><br />
Daha önce on iki kabileye ayrılmış olan İsrail oğulları, Hazret-i Süleyman’ın vefatından sonra iki devlete bölündüler. On kabile İsrail devletini, diğer ikisi Yahuda devletini kurdu. İsrail devleti M.E. 721’de Asurlular, sonra da Yahuda devleti M.E. 586’da Babilliler tarafından yıkıldı. 587 senesinde Asurlu hükümdarı Buhtunnasar Kudüs’ü yakıp yıktı. Yahudilerin çoğunu öldürdü. Kalanlarını da, Babil’e sürdü. Bu karışıklıkta Tevrat nüshaları ortadan kayboldu. Hazret-i Uzeyr’den başka kimsenin ezberinde değildi. Zamanla birçok yerleri unutuldu, değişikliğe uğradı. Muhtelif kimseler, hatırlarında kalan âyetlerini yazarak, Tevrat isminde çeşitli risaleler meydana geldi.<br />
Yahudi dininin bir de sözlü kaynağı vardır: Talmud. Hazret-i Musa’nın sözleri olduğuna inanılan hususlar, nesilden nesile nakledilerek nihayet Yahuda adlı bir haham tarafından milâdın ikinci asrında kitap haline getirildi. Musevi dinine artık Yahudilik denmesi, bu hahama izafeten olmuştur.<br />
İran hükümdarı Şireveyh, Asurluları yenince, M.E. 539 senesinde Yahudilerin tekrar Kudüs’e dönmelerine izin verdi. Yahudiler, M.E. 520 senesinden sonra Mescid-i Aksâ’yı yeniden tamir ettiler. M.E. 63 yılında Kudüs, Romalı kumandan Pompeus tarafından alındı. Pompeus, Kudüs şehrini ve Süleyman Mabedi de denilen Mescid-i Aksâ’yı ateşe verdi. Böylece Yahudiler, Roma hakimiyetine girdiler. M.E. 20 yılında Romalıların Filistin’deki Yahudi valisi Herodes, mabedi tekrar yaptırdı.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">MABED YANIYOR</span><br />
Yahudiler Roma hakimiyetine baş kaldırdılar. Fakat Milâdın 66. yılında Romalı kumandan Titus, Kudüs’ü tamamen yakıp yıktı. Şehri viraneye çevirdi. Bu arada Beyt-i Makdis de yandı. Sadece Ağlama Duvarı diye bilinen batı duvarı kaldı. Titus’un, katliamından sonra Yahudiler bölük bölük Filistin’i terk ettiler. Romalıların emrinde çalıştırılmak üzere, Mısır’a sevk edildiler. Böylece dünyanın her yerine yayıldılar.<br />
<br />
Bizanslılar, Emeviler, Memlükler ve Osmanlılar Beyt-i Makdisten arta kalanı muhafaza ettiler. Mescid-i Aksâ, Müslümanlarca da en mukaddes üçüncü mabed sayılır. Emevi halifesi Abdülmelik, Hazret-i Muhammed’in miraca yükseldiği kayanın üzerine Kubbetü’s-Sahra’yı yaptırdı. Altın kubbesi pırıl pırıl parlayan bu bina, bugün bile Kudüs’ün sembolü sayılır. Mescid-i Aksâ’nın olduğu yere ve Ağlama Duvarının bitişiğine, Emevi halifesi Velid, cami inşa ettirdi. Kanuni Sultan Süleyman Kudüs’e son hâlini verdi. Yahudilerin ha-Kotel ha-Ma’aravi (batı duvarı) adını verdikleri duvara, Hıristiyanlar Ağlama Duvarı dediler. 18 m yüksekliğinde, 485 m uzunluğundadır. Taşlarının 24 sırası toprak üzerinde, 19 sırası yer altındadır. 6 m de yer altında vardır. Bazı taşları 12x1m ebadında ve 100 tondan fazla ağırlıktadır. En üstteki 11 sıra Müslümanlardan; geri kalanı da Hazret-i Süleyman’dan değil, Herodes’ten kalmadır.<br />
<br />
Ağlama Duvarı, yüzyıllarca Yahudilerdeki milli ve dini şuuru ayakta tuttu. Kurtarıcı Mesih inancı da, bu şuurun devamını temin etti. Yahudi inancına göre, ’Bu duvar yıkılmayacak ve Rab, mabedin batı duvarını asla terk etmeyecektir!’ Bu inanca göre Süleyman Mabedi’ni yeniden inşa edecek olan Kurtarıcı Mesih’tir.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2 BİN YILLIK RÜYA</span><br />
Kudüs, Müslümanların eline geçtikten sonra Yahudilerin buraya gelip ibadet edebilmelerine müsaade edildi. Bölgede Yahudi nüfusunun artmasından sonra Yahudiler, Ağlama Duvarı önüne sıralar, masalar koymak ve o bölgedeki evleri yıkmak istedilerse de Müslümanlar buna mani oldu. 1929 senesinde Ağlama Duvarı sebebiyle Müslümanlarla Yahudiler arasında hadiseler çıktı. Birleşmiş Milletler Cemiyeti tarafından kurulan bir heyet, duvarın Müslümanların mülkiyetinde olduğuna ve Yahudilerin orada dua edebileceklerine karar verdi. 1967 yılında İsrail Kudüs’ü işgal etti. Yahudiler, Ağlama Duvarı önünde toplanıp 2000 yıllık rüyanın gerçekleşmesini coşkuyla kutladılar. Bugün dünyanın her tarafından gelme Yahudiler, Ağlama Duvarı önünde sallanarak dua eder; Süleyman Mabedi’nin ayakta olduğu günlerin yasını tutarlar. <br />
<br />
<img src="http://www.zohreanaforum.com/images/imported/2017/12/33.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 33.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<br />
ekrembugraekinci.com   ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kuran'da oruç nasıl anlatılıyor]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-kuran-da-oruc-nasil-anlatiliyor.html</link>
			<pubDate>Sat, 27 May 2017 18:43:04 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=16038">j3urak</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-kuran-da-oruc-nasil-anlatiliyor.html</guid>
			<description><![CDATA[Türkiye ve İslam dünyası Ramazan ayını karşılamaya hazırlanıyor. Özellikle Türkiye’de Ramazan ayı geldiğinde bir kısım televizyon kanallarında bu aya özel ilginç dini yayınlar yapılıyor. Bu yayınlarda zaman zaman seviyenin çok düştüğü malumdur. İzleyici yahut konukların sorduğu bazı sorular, bazen komedi filmlerindeki replikleri anımsatıyor. Nitekim bu programlarda yer alan bazı ilahiyatçıların hal ve tavırlarından esinlenen usta komedyenlerin çeşitli skeçler ürettiklerini de biliyoruz. <br />
Aradan geçen yüzıllara rağmen avamın oruca ve Ramazan ayına ilişkin soruları neredeyse hiç değişmiyor. Temel argümanı; <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">’orucu ne bozar?’ </span>ifadesi olan malum sorular, aktüel ve popüler olma özelliklerini hiç yitirmiyor. <br />
Ancak oruca ve Ramazan ayına ilişkin bilinmesi gereken fakat pek gündeme getirilmeyen çok önemli konular var. Bu yazıda işte o konulara ilişkin birkaç hususa yer vermek istiyorum. <br />
Ramazan ayı orucu, Hz. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye hicretinin ikinci yılında farz kılınmıştır. Dolayısıyla Hz. Muhammed, sadece 8 yıl Ramazan orucu tutmuştur. <br />
Hz. Muhammed’in tuttuğu Ramazan oruçları günlerin kısa olduğu kış mevsimine denk gelmiştir. Yani Hz. Muhammed ömrü yetmediği için uzun yaz günlerinde hiç oruç tutmamıştır. <br />
İlk Ramazan orucu 624 yılının Şubat ayında tutulmuştur. Hz. Muhammed Şubat ve Aralık aylarında oruç tutmuştur. Bu aylarda gündüzlerin kısa olduğu malumdur.<br />
<br />
 <br />
Acaba Hz. Muhammed’in ömrü yetseydi ve uzun yaz günlerinde de oruç tutma deneyimi yaşasaydı oruca ilişkin yeni bir düzenleme, yeni bir vahiy gelirmiydi? Zira peygamberin yaşamında bazı uygulamaların zamanla değiştiği ve bu değişimin de vahye dayandırıldığı malumdur. <br />
Hatta bu durum oruç konusunda da yaşanmıştır. <br />
Nasıl mı? <br />
Anlatalım... <br />
Ramazan orucu ilk farz kılındığında tıpkı Muharrem orucu gibi tutuluyordu. Araplar Muharrem orucu tutmayı da Yahudilerden öğrenmişlerdi. Muharrem orucunda yalnızca tek öğün yenilirdi. Bir sonraki günün orucu yatsı vakti başlardı. Yani akşam açılan oruç, bir kaç saat sonra yeni günün orucuna niyet edilerek devam ederdi. Yalnıca akşam ile yatsı arasında yeme içme serbestti. İmsak, sahur diye bir şey yoktu. Ayrıca oruç gecelerinde tıpkı gündüz olduğu cinsellik yasaktı. <br />
Ancak bu kurallar sonradan değişti. <br />
Değişimi Dişi Sığır Bölümü / Bakara Suresi 187. Ayetten öğreniyoruz. <br />
Bu ayette oruç gecelerinde cinsel ilişkinin serbest bırakıldığı ve oruca başlama vakti konusunda, sabah siyah iplikle beyaz ipliğin ayırdedilecek kadar havanın aydınlanmasının esas alınması gerektiği belirtilmektedir. Ayette şöyle deniliyor: <br />
’<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Oruç gecelerinde kadınlarınızla ilişki size helal kılındı... Allah bu yüzden sizin kendinizi yiyip bitirdiğinizi bildiği için tövbenizi kabul edip sizi bağışladı. Artık onlara serbestçe yaklaşın... Tanyerinin ak ipliği kara ipliğinden ayırdedilinceye değin yiyin için. Daha sonra da gece oluncaya değin orucunuzu tamamlayın...</span>’ (1) <br />
Ramazan orucunun emredildiği 185. Ayette böylesi hiçbir kuraldan bahsedilmemiştir. Bu nedenle oruç, Yahudilerin tuttuğu gibi tutuluyordu. Fakat 187. Ayette çok köklü bir değişikliğe gidildiği görülüyor. Peki neden bu değişikliğe gidildi? <br />
Çünkü bir şey yaşandı. <br />
Hattap oğlu Ömer, (Halife Ömer) bir yatsı vakti mescitte ibadetten sonra peygamberin yanına gidip ona şöyle dedi: <br />
’Ey Allah’ın elçisi, ben dün gece yasak olmasına rağmen yatsı ibadetinden sonra eşimle birlikte oldum.’ Peygamber, Hattap oğlu Ömer’e; <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">’Bu sana yakışmadı ey Ömer!’</span> dedi. <br />
Bu konuşmaya tanık olanlardan bazıları da geceleri eşleriyle birlikte olduklarını itiraf ettiler. Peygamber üzüntü ve kızgınlıkla oradan ayrıldı. Daha sonra işte bu yaşanan olay üzerine 187. Ayet geldi ve oruç gecelerinde cinsel ilişki serbest bırakıldı. (2) <br />
Görüleceği üzere Hattap oğlu Ömer’in yaşadığı bir hadise nedeniyle orucun kuralları değişti ve yasak olan cinsellik serbest bırakıldı. Kim bilir belki peygamber, uzun yaz günlerinde de oruç deneyimi yaşasaydı büyük olasılıkla orucun süresi konusunda da bir değişiklik sözkonusu olabilirdi. <br />
Öte yandan aslında sanıldığının aksine oruc günlerinin sayısı da ihtilaflıdır. Zira ne 185. Ayette ne de 187. Ayette oruç günlerinin sayısı açıklıkla ifade edilmiş değildir. Neredeyse icmaya yakın derecede yani görüş birliği içerisinde ulema, oruç günlerinin sayısının Ramazan ayının tümü olduğu noktasındadır. Yani 29 Â 30 gün... <br />
Ancak yine de aykırı yahut uç görünse de oruç günlerinin sayısı konusunda farklı fikirler de vardır. Bu farklı fikirlerin sebebi de hem ilgili ayetlerde oruç günleri sayısının açıkça belirtilmemiş olması hem de 184. Ayette geçen <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">’Eyyamen Ma’dudat’ </span>ifadesidir. <br />
Ayette orucun sayılı günlerde olduğu belirtilmektedir. <br />
’Eyyamen ma’dudat’ ifadesinin Arapçada sayılı günler yahut birkaç gün anlamına geldiği ifade ediliyor. Birkaç gün yahut sayılı gün ise 3 ila 10 gün arası bir günü işaret etmektedir. <br />
Kur’an yorumcusu <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Fahruddin Razi</span>, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">’Tefsir’ül Â Kebir’ </span>adlı yapıtında Bakara Suresi 80. ayeti yorumlarken bu görüşü ortaya koyuyor. <br />
’Eyyamen ma’dudat’ ifadesi Kur’an’ın başka ayetlerinde de geçmektedir. <br />
’İsrailoğlulları; sayılı bir kaç gün dışında ateş bize dokunmayacaktır, dediler’’ (Dişi Sığır Bölümü / Bakara Suresi 80. Ayet.) <br />
’Onların bu tutumlarının nedeni ’ateş bize sayılı birkaç gün dışında dokunmayacaktır,’ demeleridir’’ ( İmaran Ailesi Bölümü / Al Â i İmran Suresi, 24. ayet. ) <br />
’Tanrı’yı sayılı günlerde anın’’ (Dişi Sığır Bölümü / Bakara Suresi, 203.ayet.) <br />
’Eyyamen ma’dudat’ ifadesiyle birkaç günün kastedildiği görülmektedir. Bu ifadeyle en az üç, en çok 10 günün işaret edildiğinin Kur’an’da pek çok kanıtı vardır. <br />
Bunlardan biri de Dişi Sığır Bölümü / Bakara suresi 196. ayettir: <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">’...Bunu bulamayan ORUÇ tutsun: Bu, üç günü hacda, yedi günü döndüğünüzde, tam on gündür. Bu, ailesi Mescid-i Haram'da oturmayan kişi içindir...’</span> <br />
Görüleceği üzere hac ibadetiyle ilgili bu ayette oruç günleri konusunda bir açıklama vardır. Bakara Suresi 184. ayette belirtilen ’Sayılı Günler’ sözünün ne anlama geldiği bu ayette bizzat Kur’an tarafından açıklanmaktadır. Kur’an’ın, Kur’an’la tefsir edilmesi ilkesiyle hareket edildiğinde böylesi bir yoruma ulaşmak mümkün olabilmektedir. <br />
Kur’an’da on gün kavramına yapılan göndermeler başka ayetlerde de vardır. Nitekim Araf Suresi 142. ayette de on gün vurgusu yer almaktadır: <br />
’<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Musa ile otuz gece için sözleşmiştik. Ve bunu bir ON ekleyerek tamamladık’</span>’ <br />
Bununla birlikte on gün yahut on gece kavramına yapılan en güçlü vurgu Fecr Suresi’nin 1 ve 2. ayetlerinde bulunuyor. <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">’Tan yerine ve on geceye and olsun’’</span> <br />
Burada orucun başlama vaktine de bir vurgu söz konusudur. Tan yerine yemin edilmesi bu bağlamda değerlendirilmelidir. Bu ayetlerdeki ’on gece’ ifadesiyle Muharrem ayının ilk on gününe işaret edildiği ve Muharrem orucuna gönderme yapıldığı belirtilmektedir. <br />
Dişi Sığır / Bakara Suresi 185. Ayette geçen ’şehr’ ifadesiyle takvim ayı değil de gökte beliren dolunayın kastedildiği, dolayısyla da Ramazan orucu günlerinin dolunay günleri olduğu da ileri sürülmektedir. Buna göre de Ramazan’da oruç günü sayısı 3’tür. Zira dolunay üç gün sürmektedir. <br />
Bir diğer ilginç bilgi de şudur: <br />
Hz. Muhammed, Mekke’den Medine’ye hicretin ikinci yılına değin ayda üç gün oruç tutulmasını öğütlemiştir. Fakat bunu zorunlu kılmamıştır. (2) <br />
Bu nedenle Ramazan ayında da aslında oruç, üç gün olarak tutulmuş ve bu, farz-ı ayn olarak görülmemiştir. Alevi geleneğinde zorunlu olmamakla birlikte Ramazan ayında üç gün oruç tutma uygulamasının dayanaklarından birinin de Hz. Muhammed’in bu pratiği olduğu anlaşılmaktadır. <br />
Bu arada hemen belirtelim ki, Alevi geleneğinde farz-ı ayn anlamında Ramazan ayında bir ay süreyle oruç tutma uygulaması yoktur. <br />
Alevilikte 10-12 günlük Muharrem orucu muteberdir. Oruçla birlikte aynı zamanda Kerbela şehitleri için yas da tutulur. <br />
Aslında Ramazan orucu konusunda bütün İslami ekollerin ittifakı diye bir durum yoktur. Yani bu konuda Aleviler yalnız değildir. Nizari İsmailileri de benzer bir tavra sahiptir. Nizari İmamlarından 2. Hasan, bir Ramazan günü (17 Ramazan 559 / 8 Ağustos 1164) mehdiliğini ilan ederek oruç, namaz gibi şeri ibadetleri / ritüelleri kaldırdığını açıklamıştır. Böylece Nizari İsmailileri Sünni-Şii şeri ibadetleri büyük ölçüde terketmişlerdir. Bazıları Alevilikteki durumu da Nizari etkiye bağlarlar. <br />
Ramazan ayının ne zaman başladığı konusunda da İslam ülkeri arasında görüş birliği yoktur. Bazı ülkeler, Ramazan’a bir gün evvel başlarken bazıları da bir gün geç başlamaktadır. Bu konuda hilalin görülmesi (rüyet Â i hilal) meselesi temel etkendir. Bazıları hilalin çıplak gözle görülmesinin şart olduğunu ileri sürmekte, bazıları ise böyle şarta yer olmadığını, teknolojik aygıtlarla ayın ne zaman başladığını tespit etmenin çok kolay olduğunu belirtmektedirler. <br />
Orucun başlama vakti konusunda da süregelen tartışmalar vardır. İmsak vakti noktasında Diyanet İşleri Başkanlığı ile bir kısım ilahiyatçılar arasında 70 dakikalık bir zaman farkı vardır. <br />
Peki orucu gerçekte kimler tutmalıdır? <br />
İslam’da ibadetler / ritüeller konusundaki önemli unsurlardan biri de kişinin bu ibadetleri / ritüelleri yapabilmesi için hür / özgür olması yani köle olmaması gereğidir. Buradan hareketle köleler, efendileri izin vermedği müddetçe bu tür ritüelleri yapamazlar. Nitekim Cuma namazının şartlarından birinin hürriyet olduğu ilmihal kitaplarında açıkça ifade edilmektedir. Hür olmayana gerçekte ibadet yükümlülüğü yoktur. Bu genel hüküm uyarınca aslında oruç için de hürriyet şarttır. Hürriyetin kapsamı yalnızca köle olmamak biçiminde anlaşılamaz. Zaten resmi manada bugün kölelik yasaktır ve köle bulunmamaktadır. Ancak insanların köle olmamaları demek, yaşamlarının her anında özgür oldukları anlamına da gelmemektedir. Sözgelimi memuriyet, işçilik gibi statülerde bulunanların hürriyetleri kısıtlıdır. Tam anlamıyla özgür değildirler. Bu gibi kimselerin gerçekte oruç yükümlülükleri yoktur. Köleliğin cari olduğu dönemlerde büyük takat gerektiren işleri zaten köleler yapmaktaydılar. Efendileri ise yorucu hiçbir işle meşgul değillerdi. Kölelerin efendileri için yani hürler için bir yükümlülük olan oruç ibadeti / ritüeli ilave bir bedensel / fiziki bir güç gerektirmediğinden yerine getirilmesi herhangi bir zorluğa yol açmıyordu. Ancak köleler için durum bambaşkaydı. Zaten efendileri de verim kaybı yaşamamak için kölelere oruç tutturmuyorlardı. <br />
Açıkça ifade edelim ki geçmişin köleleri aslında bugünün işçileridir. İşçi konumunda olan yahut ağır işlerde çalışan ve oruca güç yetiremeyen yahut zor güç yetiren kimseler için oruç yükümlülüğü yoktur. Onlar ilgili ayetlerde belirtildiği üzere maddi imkanları el veriyorsa fidye vermekle yükümlüdürler. <br />
Nitekim; 184. Ayette geçen ’yutikune’ / ’güç yetirememek Â zorlukla güç yetirmek’ ifadesi bağlamında müfessir İbn Abbas’tan beri bir tartışma söz konusudur. Buradan hareketle sadece hasta, gebe ve yolcular değil, güçsüz kimseler de oruç tutmakla yükümlü değildirler. Muhammed Abduh gibi modernist İslam düşünürleri güçsüz kimseler yahut zorlukla güç yetiren kimseler ifadesinin kapsamına ağır işlerde çalışan işçileri de dahil etmektedirler. (3) <br />
Oruçla ilgili bir başka konu da şudur: <br />
184. Ayetteki hükümler gereğince Ramazan orucunun tümüyle ihtiyari bir ibadet olduğu, dileyenin oruç tutabileceği, dileyenin ise fidye verebileceği belirtilmektedir. Hatta bu ayette ifade edildiği üzere bu ibadeti / ritüeli yapmanın daha hayırlı olduğu ama yapamayanların da fidye verebileceği hükmü gayet nettir. Ama bazıları sonra gelen 185. Ayetin 184’teki hükmü neshettiğini ileri sürmektedirler. Lakin neshi kabul etmeyen pekçok İslam bilgini 184. Ayetin hükmünün cari olduğunda ısrarlıdırlar.(4) <br />
Açıkçası üzerinde bu denli söz söylenen, hakkında kitaplar yazılan ve aktüel anlamda kendisine ilişkin günlerce televizyon programları yapılan Ramazan orucu konusunda Kur’an’da hiçbir cezai hüküm bulunmamaktadır. Yani bu orucu tutmayanların nasıl cezalandırılması gerektiği yahut nasıl cezalandırılacağı hususunda Kur’an’da tek bir ifade bile yoktur. Tıpkı namaz kılmamanın da cezasının olmayışı gibi. Fakat dört Sünni fıkıh mezhebinin uleması oruç tutmayanların ve namaz kılmayanların, Kur’an’a rağmen, hapis, dayak ve öldürülmeye kadar varacak şekilde çeşitli cezalara çarptırılması gerektiği yönünde hükümler ihdas etmişlerdir. <br />
Oruç tutarken orucunu bozan kimsenin 61 gün keffaret orucu tutması gerektiği yönündeki görüş de sonradan uydurma olup Kur’an’da böylesi bir hüküm kesinlikle yoktur. <br />
Görüleceği üzere neredeyse hemen hemen her dinsel konuda olduğu gibi oruç konusunda da Kur’an’dan bir hayli uzaklaşılmış ve Kur’an’a aykırı bir yığın kural ihdas edilmiştir. <br />
Oysa takip edilmesi lazım gelen yol bellidir; Kur’an’a uymak! <br />
Kur’an da bize bildiriyor ki Ramazan orucu konusunda net bir gün sayısı yoktur. Dileyen dilediği kadar tutabilir. Ayrıca dileyen tutar, dileyen de fidye verir. Tutmayanlar için herhangi bir ceza da söz konusu değildir. Ancak yine Kur’an’ın ifadesiyle ’bu orucu tutmak, tutmamaktan daha hayırlıdır!’ <br />
Lakin Ramazan orucu tutmadığı için yüzyıllardır zulme uğrayan mazlumları da hüzünle anımsamaktan kendimizi alıkoyamıyoruz. Özellikle Alevi canlarımıza karşı yapılan kabul edilmez uygulamalar öyle anlaşılıyor ki hiçbir zaman unutulmayacaktır. <br />
Biz yine de son söz olarak; Ramazan ayının her şeyden önce farklılıklara saygı duygusunu güçlendiren bir ay olmasını dileyelim. İman ederek oruç tutan her müminin de orucunun kabulünün niyaz edelim. <br />
Ramazan buyursun gelsin ama gerçekten HOŞ gelsin! Zira hoş olmayan şeyler yaşamak istemiyoruz. <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Cemil Kılıç - İlahiyatçı yazar</span> <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Odatv.com</span> ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Türkiye ve İslam dünyası Ramazan ayını karşılamaya hazırlanıyor. Özellikle Türkiye’de Ramazan ayı geldiğinde bir kısım televizyon kanallarında bu aya özel ilginç dini yayınlar yapılıyor. Bu yayınlarda zaman zaman seviyenin çok düştüğü malumdur. İzleyici yahut konukların sorduğu bazı sorular, bazen komedi filmlerindeki replikleri anımsatıyor. Nitekim bu programlarda yer alan bazı ilahiyatçıların hal ve tavırlarından esinlenen usta komedyenlerin çeşitli skeçler ürettiklerini de biliyoruz. <br />
Aradan geçen yüzıllara rağmen avamın oruca ve Ramazan ayına ilişkin soruları neredeyse hiç değişmiyor. Temel argümanı; <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">’orucu ne bozar?’ </span>ifadesi olan malum sorular, aktüel ve popüler olma özelliklerini hiç yitirmiyor. <br />
Ancak oruca ve Ramazan ayına ilişkin bilinmesi gereken fakat pek gündeme getirilmeyen çok önemli konular var. Bu yazıda işte o konulara ilişkin birkaç hususa yer vermek istiyorum. <br />
Ramazan ayı orucu, Hz. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye hicretinin ikinci yılında farz kılınmıştır. Dolayısıyla Hz. Muhammed, sadece 8 yıl Ramazan orucu tutmuştur. <br />
Hz. Muhammed’in tuttuğu Ramazan oruçları günlerin kısa olduğu kış mevsimine denk gelmiştir. Yani Hz. Muhammed ömrü yetmediği için uzun yaz günlerinde hiç oruç tutmamıştır. <br />
İlk Ramazan orucu 624 yılının Şubat ayında tutulmuştur. Hz. Muhammed Şubat ve Aralık aylarında oruç tutmuştur. Bu aylarda gündüzlerin kısa olduğu malumdur.<br />
<br />
 <br />
Acaba Hz. Muhammed’in ömrü yetseydi ve uzun yaz günlerinde de oruç tutma deneyimi yaşasaydı oruca ilişkin yeni bir düzenleme, yeni bir vahiy gelirmiydi? Zira peygamberin yaşamında bazı uygulamaların zamanla değiştiği ve bu değişimin de vahye dayandırıldığı malumdur. <br />
Hatta bu durum oruç konusunda da yaşanmıştır. <br />
Nasıl mı? <br />
Anlatalım... <br />
Ramazan orucu ilk farz kılındığında tıpkı Muharrem orucu gibi tutuluyordu. Araplar Muharrem orucu tutmayı da Yahudilerden öğrenmişlerdi. Muharrem orucunda yalnızca tek öğün yenilirdi. Bir sonraki günün orucu yatsı vakti başlardı. Yani akşam açılan oruç, bir kaç saat sonra yeni günün orucuna niyet edilerek devam ederdi. Yalnıca akşam ile yatsı arasında yeme içme serbestti. İmsak, sahur diye bir şey yoktu. Ayrıca oruç gecelerinde tıpkı gündüz olduğu cinsellik yasaktı. <br />
Ancak bu kurallar sonradan değişti. <br />
Değişimi Dişi Sığır Bölümü / Bakara Suresi 187. Ayetten öğreniyoruz. <br />
Bu ayette oruç gecelerinde cinsel ilişkinin serbest bırakıldığı ve oruca başlama vakti konusunda, sabah siyah iplikle beyaz ipliğin ayırdedilecek kadar havanın aydınlanmasının esas alınması gerektiği belirtilmektedir. Ayette şöyle deniliyor: <br />
’<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Oruç gecelerinde kadınlarınızla ilişki size helal kılındı... Allah bu yüzden sizin kendinizi yiyip bitirdiğinizi bildiği için tövbenizi kabul edip sizi bağışladı. Artık onlara serbestçe yaklaşın... Tanyerinin ak ipliği kara ipliğinden ayırdedilinceye değin yiyin için. Daha sonra da gece oluncaya değin orucunuzu tamamlayın...</span>’ (1) <br />
Ramazan orucunun emredildiği 185. Ayette böylesi hiçbir kuraldan bahsedilmemiştir. Bu nedenle oruç, Yahudilerin tuttuğu gibi tutuluyordu. Fakat 187. Ayette çok köklü bir değişikliğe gidildiği görülüyor. Peki neden bu değişikliğe gidildi? <br />
Çünkü bir şey yaşandı. <br />
Hattap oğlu Ömer, (Halife Ömer) bir yatsı vakti mescitte ibadetten sonra peygamberin yanına gidip ona şöyle dedi: <br />
’Ey Allah’ın elçisi, ben dün gece yasak olmasına rağmen yatsı ibadetinden sonra eşimle birlikte oldum.’ Peygamber, Hattap oğlu Ömer’e; <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">’Bu sana yakışmadı ey Ömer!’</span> dedi. <br />
Bu konuşmaya tanık olanlardan bazıları da geceleri eşleriyle birlikte olduklarını itiraf ettiler. Peygamber üzüntü ve kızgınlıkla oradan ayrıldı. Daha sonra işte bu yaşanan olay üzerine 187. Ayet geldi ve oruç gecelerinde cinsel ilişki serbest bırakıldı. (2) <br />
Görüleceği üzere Hattap oğlu Ömer’in yaşadığı bir hadise nedeniyle orucun kuralları değişti ve yasak olan cinsellik serbest bırakıldı. Kim bilir belki peygamber, uzun yaz günlerinde de oruç deneyimi yaşasaydı büyük olasılıkla orucun süresi konusunda da bir değişiklik sözkonusu olabilirdi. <br />
Öte yandan aslında sanıldığının aksine oruc günlerinin sayısı da ihtilaflıdır. Zira ne 185. Ayette ne de 187. Ayette oruç günlerinin sayısı açıklıkla ifade edilmiş değildir. Neredeyse icmaya yakın derecede yani görüş birliği içerisinde ulema, oruç günlerinin sayısının Ramazan ayının tümü olduğu noktasındadır. Yani 29 Â 30 gün... <br />
Ancak yine de aykırı yahut uç görünse de oruç günlerinin sayısı konusunda farklı fikirler de vardır. Bu farklı fikirlerin sebebi de hem ilgili ayetlerde oruç günleri sayısının açıkça belirtilmemiş olması hem de 184. Ayette geçen <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">’Eyyamen Ma’dudat’ </span>ifadesidir. <br />
Ayette orucun sayılı günlerde olduğu belirtilmektedir. <br />
’Eyyamen ma’dudat’ ifadesinin Arapçada sayılı günler yahut birkaç gün anlamına geldiği ifade ediliyor. Birkaç gün yahut sayılı gün ise 3 ila 10 gün arası bir günü işaret etmektedir. <br />
Kur’an yorumcusu <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Fahruddin Razi</span>, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">’Tefsir’ül Â Kebir’ </span>adlı yapıtında Bakara Suresi 80. ayeti yorumlarken bu görüşü ortaya koyuyor. <br />
’Eyyamen ma’dudat’ ifadesi Kur’an’ın başka ayetlerinde de geçmektedir. <br />
’İsrailoğlulları; sayılı bir kaç gün dışında ateş bize dokunmayacaktır, dediler’’ (Dişi Sığır Bölümü / Bakara Suresi 80. Ayet.) <br />
’Onların bu tutumlarının nedeni ’ateş bize sayılı birkaç gün dışında dokunmayacaktır,’ demeleridir’’ ( İmaran Ailesi Bölümü / Al Â i İmran Suresi, 24. ayet. ) <br />
’Tanrı’yı sayılı günlerde anın’’ (Dişi Sığır Bölümü / Bakara Suresi, 203.ayet.) <br />
’Eyyamen ma’dudat’ ifadesiyle birkaç günün kastedildiği görülmektedir. Bu ifadeyle en az üç, en çok 10 günün işaret edildiğinin Kur’an’da pek çok kanıtı vardır. <br />
Bunlardan biri de Dişi Sığır Bölümü / Bakara suresi 196. ayettir: <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">’...Bunu bulamayan ORUÇ tutsun: Bu, üç günü hacda, yedi günü döndüğünüzde, tam on gündür. Bu, ailesi Mescid-i Haram'da oturmayan kişi içindir...’</span> <br />
Görüleceği üzere hac ibadetiyle ilgili bu ayette oruç günleri konusunda bir açıklama vardır. Bakara Suresi 184. ayette belirtilen ’Sayılı Günler’ sözünün ne anlama geldiği bu ayette bizzat Kur’an tarafından açıklanmaktadır. Kur’an’ın, Kur’an’la tefsir edilmesi ilkesiyle hareket edildiğinde böylesi bir yoruma ulaşmak mümkün olabilmektedir. <br />
Kur’an’da on gün kavramına yapılan göndermeler başka ayetlerde de vardır. Nitekim Araf Suresi 142. ayette de on gün vurgusu yer almaktadır: <br />
’<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Musa ile otuz gece için sözleşmiştik. Ve bunu bir ON ekleyerek tamamladık’</span>’ <br />
Bununla birlikte on gün yahut on gece kavramına yapılan en güçlü vurgu Fecr Suresi’nin 1 ve 2. ayetlerinde bulunuyor. <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">’Tan yerine ve on geceye and olsun’’</span> <br />
Burada orucun başlama vaktine de bir vurgu söz konusudur. Tan yerine yemin edilmesi bu bağlamda değerlendirilmelidir. Bu ayetlerdeki ’on gece’ ifadesiyle Muharrem ayının ilk on gününe işaret edildiği ve Muharrem orucuna gönderme yapıldığı belirtilmektedir. <br />
Dişi Sığır / Bakara Suresi 185. Ayette geçen ’şehr’ ifadesiyle takvim ayı değil de gökte beliren dolunayın kastedildiği, dolayısyla da Ramazan orucu günlerinin dolunay günleri olduğu da ileri sürülmektedir. Buna göre de Ramazan’da oruç günü sayısı 3’tür. Zira dolunay üç gün sürmektedir. <br />
Bir diğer ilginç bilgi de şudur: <br />
Hz. Muhammed, Mekke’den Medine’ye hicretin ikinci yılına değin ayda üç gün oruç tutulmasını öğütlemiştir. Fakat bunu zorunlu kılmamıştır. (2) <br />
Bu nedenle Ramazan ayında da aslında oruç, üç gün olarak tutulmuş ve bu, farz-ı ayn olarak görülmemiştir. Alevi geleneğinde zorunlu olmamakla birlikte Ramazan ayında üç gün oruç tutma uygulamasının dayanaklarından birinin de Hz. Muhammed’in bu pratiği olduğu anlaşılmaktadır. <br />
Bu arada hemen belirtelim ki, Alevi geleneğinde farz-ı ayn anlamında Ramazan ayında bir ay süreyle oruç tutma uygulaması yoktur. <br />
Alevilikte 10-12 günlük Muharrem orucu muteberdir. Oruçla birlikte aynı zamanda Kerbela şehitleri için yas da tutulur. <br />
Aslında Ramazan orucu konusunda bütün İslami ekollerin ittifakı diye bir durum yoktur. Yani bu konuda Aleviler yalnız değildir. Nizari İsmailileri de benzer bir tavra sahiptir. Nizari İmamlarından 2. Hasan, bir Ramazan günü (17 Ramazan 559 / 8 Ağustos 1164) mehdiliğini ilan ederek oruç, namaz gibi şeri ibadetleri / ritüelleri kaldırdığını açıklamıştır. Böylece Nizari İsmailileri Sünni-Şii şeri ibadetleri büyük ölçüde terketmişlerdir. Bazıları Alevilikteki durumu da Nizari etkiye bağlarlar. <br />
Ramazan ayının ne zaman başladığı konusunda da İslam ülkeri arasında görüş birliği yoktur. Bazı ülkeler, Ramazan’a bir gün evvel başlarken bazıları da bir gün geç başlamaktadır. Bu konuda hilalin görülmesi (rüyet Â i hilal) meselesi temel etkendir. Bazıları hilalin çıplak gözle görülmesinin şart olduğunu ileri sürmekte, bazıları ise böyle şarta yer olmadığını, teknolojik aygıtlarla ayın ne zaman başladığını tespit etmenin çok kolay olduğunu belirtmektedirler. <br />
Orucun başlama vakti konusunda da süregelen tartışmalar vardır. İmsak vakti noktasında Diyanet İşleri Başkanlığı ile bir kısım ilahiyatçılar arasında 70 dakikalık bir zaman farkı vardır. <br />
Peki orucu gerçekte kimler tutmalıdır? <br />
İslam’da ibadetler / ritüeller konusundaki önemli unsurlardan biri de kişinin bu ibadetleri / ritüelleri yapabilmesi için hür / özgür olması yani köle olmaması gereğidir. Buradan hareketle köleler, efendileri izin vermedği müddetçe bu tür ritüelleri yapamazlar. Nitekim Cuma namazının şartlarından birinin hürriyet olduğu ilmihal kitaplarında açıkça ifade edilmektedir. Hür olmayana gerçekte ibadet yükümlülüğü yoktur. Bu genel hüküm uyarınca aslında oruç için de hürriyet şarttır. Hürriyetin kapsamı yalnızca köle olmamak biçiminde anlaşılamaz. Zaten resmi manada bugün kölelik yasaktır ve köle bulunmamaktadır. Ancak insanların köle olmamaları demek, yaşamlarının her anında özgür oldukları anlamına da gelmemektedir. Sözgelimi memuriyet, işçilik gibi statülerde bulunanların hürriyetleri kısıtlıdır. Tam anlamıyla özgür değildirler. Bu gibi kimselerin gerçekte oruç yükümlülükleri yoktur. Köleliğin cari olduğu dönemlerde büyük takat gerektiren işleri zaten köleler yapmaktaydılar. Efendileri ise yorucu hiçbir işle meşgul değillerdi. Kölelerin efendileri için yani hürler için bir yükümlülük olan oruç ibadeti / ritüeli ilave bir bedensel / fiziki bir güç gerektirmediğinden yerine getirilmesi herhangi bir zorluğa yol açmıyordu. Ancak köleler için durum bambaşkaydı. Zaten efendileri de verim kaybı yaşamamak için kölelere oruç tutturmuyorlardı. <br />
Açıkça ifade edelim ki geçmişin köleleri aslında bugünün işçileridir. İşçi konumunda olan yahut ağır işlerde çalışan ve oruca güç yetiremeyen yahut zor güç yetiren kimseler için oruç yükümlülüğü yoktur. Onlar ilgili ayetlerde belirtildiği üzere maddi imkanları el veriyorsa fidye vermekle yükümlüdürler. <br />
Nitekim; 184. Ayette geçen ’yutikune’ / ’güç yetirememek Â zorlukla güç yetirmek’ ifadesi bağlamında müfessir İbn Abbas’tan beri bir tartışma söz konusudur. Buradan hareketle sadece hasta, gebe ve yolcular değil, güçsüz kimseler de oruç tutmakla yükümlü değildirler. Muhammed Abduh gibi modernist İslam düşünürleri güçsüz kimseler yahut zorlukla güç yetiren kimseler ifadesinin kapsamına ağır işlerde çalışan işçileri de dahil etmektedirler. (3) <br />
Oruçla ilgili bir başka konu da şudur: <br />
184. Ayetteki hükümler gereğince Ramazan orucunun tümüyle ihtiyari bir ibadet olduğu, dileyenin oruç tutabileceği, dileyenin ise fidye verebileceği belirtilmektedir. Hatta bu ayette ifade edildiği üzere bu ibadeti / ritüeli yapmanın daha hayırlı olduğu ama yapamayanların da fidye verebileceği hükmü gayet nettir. Ama bazıları sonra gelen 185. Ayetin 184’teki hükmü neshettiğini ileri sürmektedirler. Lakin neshi kabul etmeyen pekçok İslam bilgini 184. Ayetin hükmünün cari olduğunda ısrarlıdırlar.(4) <br />
Açıkçası üzerinde bu denli söz söylenen, hakkında kitaplar yazılan ve aktüel anlamda kendisine ilişkin günlerce televizyon programları yapılan Ramazan orucu konusunda Kur’an’da hiçbir cezai hüküm bulunmamaktadır. Yani bu orucu tutmayanların nasıl cezalandırılması gerektiği yahut nasıl cezalandırılacağı hususunda Kur’an’da tek bir ifade bile yoktur. Tıpkı namaz kılmamanın da cezasının olmayışı gibi. Fakat dört Sünni fıkıh mezhebinin uleması oruç tutmayanların ve namaz kılmayanların, Kur’an’a rağmen, hapis, dayak ve öldürülmeye kadar varacak şekilde çeşitli cezalara çarptırılması gerektiği yönünde hükümler ihdas etmişlerdir. <br />
Oruç tutarken orucunu bozan kimsenin 61 gün keffaret orucu tutması gerektiği yönündeki görüş de sonradan uydurma olup Kur’an’da böylesi bir hüküm kesinlikle yoktur. <br />
Görüleceği üzere neredeyse hemen hemen her dinsel konuda olduğu gibi oruç konusunda da Kur’an’dan bir hayli uzaklaşılmış ve Kur’an’a aykırı bir yığın kural ihdas edilmiştir. <br />
Oysa takip edilmesi lazım gelen yol bellidir; Kur’an’a uymak! <br />
Kur’an da bize bildiriyor ki Ramazan orucu konusunda net bir gün sayısı yoktur. Dileyen dilediği kadar tutabilir. Ayrıca dileyen tutar, dileyen de fidye verir. Tutmayanlar için herhangi bir ceza da söz konusu değildir. Ancak yine Kur’an’ın ifadesiyle ’bu orucu tutmak, tutmamaktan daha hayırlıdır!’ <br />
Lakin Ramazan orucu tutmadığı için yüzyıllardır zulme uğrayan mazlumları da hüzünle anımsamaktan kendimizi alıkoyamıyoruz. Özellikle Alevi canlarımıza karşı yapılan kabul edilmez uygulamalar öyle anlaşılıyor ki hiçbir zaman unutulmayacaktır. <br />
Biz yine de son söz olarak; Ramazan ayının her şeyden önce farklılıklara saygı duygusunu güçlendiren bir ay olmasını dileyelim. İman ederek oruç tutan her müminin de orucunun kabulünün niyaz edelim. <br />
Ramazan buyursun gelsin ama gerçekten HOŞ gelsin! Zira hoş olmayan şeyler yaşamak istemiyoruz. <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Cemil Kılıç - İlahiyatçı yazar</span> <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Odatv.com</span> ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kandil / Namaz nedir ?]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-kandil-namaz-nedir.html</link>
			<pubDate>Thu, 11 May 2017 00:02:01 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=16038">j3urak</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-kandil-namaz-nedir.html</guid>
			<description><![CDATA[ilginç bir yazı <br />
<br />
hindu inanışında gün doğumu ve batımında uygulanan dini bir ritüel, "surya namaskara"dan köken aldığı düşünülmekteymiş. "surya namaskara" nın anlamı "güneşi selamlama" imiş; farsça'da yer alan "namaz" kelimesinin kaynağıymış...farsça'ya yerleştikten sonra farsi kültürün ve zerdüştlük(ateşe tapınma) inanışının etkisiyle "ateş önünde eğilmek" anlamı kazanmış.  <br />
<br />
farsça dilindeki namaz kelimesi çevrilecek olursa "ateş önünde eğilmek" olarak bir ritüeli belirtecek şekilde çevrilebilir.  <br />
<br />
ayrıca "arap kökenli islam" inanışında "farsça" olan tek kelime namaz değil; cami, minare, oruç gibi pek çok kelime farsça.  <br />
<br />
ilginçtir ki, farsça'daki minare kelimesinin anlamı da "ateş yakılan yer" demekmiş.   "Kandil"   kutlamalarının nasıl başladığı düşünüldüğünde, mantıklı görünüyor, değil mi?.  (Alıntı)  ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ilginç bir yazı <br />
<br />
hindu inanışında gün doğumu ve batımında uygulanan dini bir ritüel, "surya namaskara"dan köken aldığı düşünülmekteymiş. "surya namaskara" nın anlamı "güneşi selamlama" imiş; farsça'da yer alan "namaz" kelimesinin kaynağıymış...farsça'ya yerleştikten sonra farsi kültürün ve zerdüştlük(ateşe tapınma) inanışının etkisiyle "ateş önünde eğilmek" anlamı kazanmış.  <br />
<br />
farsça dilindeki namaz kelimesi çevrilecek olursa "ateş önünde eğilmek" olarak bir ritüeli belirtecek şekilde çevrilebilir.  <br />
<br />
ayrıca "arap kökenli islam" inanışında "farsça" olan tek kelime namaz değil; cami, minare, oruç gibi pek çok kelime farsça.  <br />
<br />
ilginçtir ki, farsça'daki minare kelimesinin anlamı da "ateş yakılan yer" demekmiş.   "Kandil"   kutlamalarının nasıl başladığı düşünüldüğünde, mantıklı görünüyor, değil mi?.  (Alıntı)  ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İslam Nedir?]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-islam-nedir.html</link>
			<pubDate>Sun, 07 May 2017 15:10:38 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=16038">j3urak</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-islam-nedir.html</guid>
			<description><![CDATA[Bana göre " iyi ve insan" kelimesinin birleştirilmiş hali gibi  geliyor. Ne dersiniz?]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Bana göre " iyi ve insan" kelimesinin birleştirilmiş hali gibi  geliyor. Ne dersiniz?]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Din 1 mi, 3 mü?]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-din-1-mi-3-mu.html</link>
			<pubDate>Thu, 23 Mar 2017 23:31:45 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=16038">j3urak</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-din-1-mi-3-mu.html</guid>
			<description><![CDATA[Hak din dediğimiz 3 din birbirini tamamlar mı birbiri ile savaşır mı gelme sebebi amaç nedir...<br />
<br />
Tabi kafa karışık toparlaya bildiğim kadarı ile toparlayacağım <br />
<br />
Önce elimizde ki verileri toplayalım:<br />
<br />
Zamanında dedenin biriyle konuştuğumda bana her din 4 kapı 40 makama göre yönetilir din ayrımı olmaz, kitaplar ile ilgili şeriat tarikat marifet hakikat. Bunu günümüze ilkokul orta okul lise üniversite olarak alabiliriz demişti. 4 kitap 3 din Museviler  Zebur ve Tevratı alarak 2 kitabı bir din mi yaptılar yoksa gerçekten olay böyle mi?  Dinler arası ilişkide 2 örnek aklımda birincisi <br />
Mevlana dan; Hristiyan biri sohbette ya Mevlana İsa'ya ayıp olmasa senin dinine geçerdim demiş, Mevlana da ; Sen İsayı bu kadar seviyorsan orada kal demiş. <br />
<br />
Birde hadis anlatırlar Museviler Hz Muhammed'e gelmişler Tevratta şeriat (yada recm) yok demişler Hz.Muhammed çek elini sayfanın üzerinden demiş ve elini koyduğu yerde göstermiş. Şimdi bu 2 örneği neden anlatıyorum. İkisi de ya gel Kurana inan yada gel bizim dinimize gir dememişler, var olan durumunuzu koruyun yada senin dinin sana benim kisi de bana gibi bir anlam çıkıyor. Ayrıca hiç bir evliya sözünde diğer dinleri kötüleyen söz yada deyiş duymadım okumadım. Kötü insanları tarif ederken dini karıştırmadan dillendirmişlerdir.<br />
Her dinde 3 leme dediğimiz olay var Musa-Harun-Tanrı  Baba-Oğul-Kutsal-Ruh  Allah-Muhammed-Ali<br />
   Zamanında bir papazla konuştuğumda 3 kitap ve 2 din birbiri ile uyumlu sadece Kuran-İslam çelişiyor bu yüzden kabul etmiyoruz demişti. Gerçi burada uyanıklık yapıyor, herkes kendinden önce gelene inanmış, bu konuyu bir arkadaşla konuştuğumda onların tek sorunu Hz.Muhammedi peygamber olarak kabul etmemeleri etseler yine kendi dinlerine devam etsinler sorun olmaz demişti...<br />
Ayrıca 40lar makamında Hristiyan kişiler olduğu da söylenir (Musevi var mı bilmiyorum)<br />
<br />
neyse bunlar dinler arası uyum birlikteliği anlatıyor bunun için yazdım fakat ayrışmalarda var<br />
<br />
Tabi kafada bir sürü sorular da var:<br />
-Kitaplar inmeden önce dinler var mıydı. Dünyada binlerce din var.Sadece bu 3 din mi hak<br />
-Dinler arası geçiş olsa ne olur olmasa ne olur kazanç/zarar nedir. Müslümanlıktan Hristiyanlığa geçen kötü bir şey mi yapmış olur mesela yada tam tersi<br />
-İbadetler neden farklı<br />
-Mevcut olan dinleri sürdüren evliyalar var mı yada olacak mı Hristiyan yada Musevi toplumundan evliya çıkar mı <br />
-Hz. Muhammed diğer dinlerdeki topluma kendi dinleri hakkında yapılmasını istediği önerdiği şeyler var mı yoksa sadece İslama mı hizmet etmiştir<br />
-Ve tabi Allah neden birden fazla din gönderdi amaç nedir.<br />
-İnsanlık tarihi 3-4 milyon belki daha fazla dinlere bakınca (kitaplara) 15000 civarında bu ikisi arasında ki sürede neler oldu<br />
-Hz.Muhammed niçin geldi yeni bir din yaratmak (var olan dinlerde bir şeyler mi eksik) için mi? ve mücadelesi kime karşı putperestlere mi? Hristiyan Musevilere mi? Ateistlere mi? <br />
-4 Din var idi ise, 4 cü din neden /nasıl kayboldu<br />
-Mevcut dinlerden kaybolan olacak mı yoksa Allah bu 3 dini koruyacak mı<br />
-Birlik alemi bir olmak bu 3 dinle mümkün mü, nasıl bir olacağız<br />
<br />
<br />
Benden bu kadar  <img src="https://www.zohreanaforum.com/images/smilies/smile.png" alt="Smile" title="Smile" class="smilie smilie_1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Hak din dediğimiz 3 din birbirini tamamlar mı birbiri ile savaşır mı gelme sebebi amaç nedir...<br />
<br />
Tabi kafa karışık toparlaya bildiğim kadarı ile toparlayacağım <br />
<br />
Önce elimizde ki verileri toplayalım:<br />
<br />
Zamanında dedenin biriyle konuştuğumda bana her din 4 kapı 40 makama göre yönetilir din ayrımı olmaz, kitaplar ile ilgili şeriat tarikat marifet hakikat. Bunu günümüze ilkokul orta okul lise üniversite olarak alabiliriz demişti. 4 kitap 3 din Museviler  Zebur ve Tevratı alarak 2 kitabı bir din mi yaptılar yoksa gerçekten olay böyle mi?  Dinler arası ilişkide 2 örnek aklımda birincisi <br />
Mevlana dan; Hristiyan biri sohbette ya Mevlana İsa'ya ayıp olmasa senin dinine geçerdim demiş, Mevlana da ; Sen İsayı bu kadar seviyorsan orada kal demiş. <br />
<br />
Birde hadis anlatırlar Museviler Hz Muhammed'e gelmişler Tevratta şeriat (yada recm) yok demişler Hz.Muhammed çek elini sayfanın üzerinden demiş ve elini koyduğu yerde göstermiş. Şimdi bu 2 örneği neden anlatıyorum. İkisi de ya gel Kurana inan yada gel bizim dinimize gir dememişler, var olan durumunuzu koruyun yada senin dinin sana benim kisi de bana gibi bir anlam çıkıyor. Ayrıca hiç bir evliya sözünde diğer dinleri kötüleyen söz yada deyiş duymadım okumadım. Kötü insanları tarif ederken dini karıştırmadan dillendirmişlerdir.<br />
Her dinde 3 leme dediğimiz olay var Musa-Harun-Tanrı  Baba-Oğul-Kutsal-Ruh  Allah-Muhammed-Ali<br />
   Zamanında bir papazla konuştuğumda 3 kitap ve 2 din birbiri ile uyumlu sadece Kuran-İslam çelişiyor bu yüzden kabul etmiyoruz demişti. Gerçi burada uyanıklık yapıyor, herkes kendinden önce gelene inanmış, bu konuyu bir arkadaşla konuştuğumda onların tek sorunu Hz.Muhammedi peygamber olarak kabul etmemeleri etseler yine kendi dinlerine devam etsinler sorun olmaz demişti...<br />
Ayrıca 40lar makamında Hristiyan kişiler olduğu da söylenir (Musevi var mı bilmiyorum)<br />
<br />
neyse bunlar dinler arası uyum birlikteliği anlatıyor bunun için yazdım fakat ayrışmalarda var<br />
<br />
Tabi kafada bir sürü sorular da var:<br />
-Kitaplar inmeden önce dinler var mıydı. Dünyada binlerce din var.Sadece bu 3 din mi hak<br />
-Dinler arası geçiş olsa ne olur olmasa ne olur kazanç/zarar nedir. Müslümanlıktan Hristiyanlığa geçen kötü bir şey mi yapmış olur mesela yada tam tersi<br />
-İbadetler neden farklı<br />
-Mevcut olan dinleri sürdüren evliyalar var mı yada olacak mı Hristiyan yada Musevi toplumundan evliya çıkar mı <br />
-Hz. Muhammed diğer dinlerdeki topluma kendi dinleri hakkında yapılmasını istediği önerdiği şeyler var mı yoksa sadece İslama mı hizmet etmiştir<br />
-Ve tabi Allah neden birden fazla din gönderdi amaç nedir.<br />
-İnsanlık tarihi 3-4 milyon belki daha fazla dinlere bakınca (kitaplara) 15000 civarında bu ikisi arasında ki sürede neler oldu<br />
-Hz.Muhammed niçin geldi yeni bir din yaratmak (var olan dinlerde bir şeyler mi eksik) için mi? ve mücadelesi kime karşı putperestlere mi? Hristiyan Musevilere mi? Ateistlere mi? <br />
-4 Din var idi ise, 4 cü din neden /nasıl kayboldu<br />
-Mevcut dinlerden kaybolan olacak mı yoksa Allah bu 3 dini koruyacak mı<br />
-Birlik alemi bir olmak bu 3 dinle mümkün mü, nasıl bir olacağız<br />
<br />
<br />
Benden bu kadar  <img src="https://www.zohreanaforum.com/images/smilies/smile.png" alt="Smile" title="Smile" class="smilie smilie_1" />]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Okulda hayvanlarla ve ölülerle cinsel ilişkiye "olur" diyen kitap]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-okulda-hayvanlarla-ve-olulerle-cinsel-iliskiye-olur-diyen-kitap.html</link>
			<pubDate>Fri, 24 Jun 2016 13:08:41 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=11100">SuLTann</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-okulda-hayvanlarla-ve-olulerle-cinsel-iliskiye-olur-diyen-kitap.html</guid>
			<description><![CDATA[ Bursa Cavit Çağlar Ortaokulu Müdürü Nurettin Köksal, ’<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yazarı tanıyorum</span>’ diyerek, ’<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ölü ve hayvanla cinsel ilişkiye girilebileceği, kazasını kıldığında sorun olmayacağı</span>’ ifadelerinin yer aldığı kitabı okulda dağıttırdı.<br />
<br />
BirGün gazetesinden Burcu Cansu’nun haberine göre; Bursa’nın Nilüfer ilçesindeki Cavit Çağlar Ortaokulu’nda <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Okul Müdürü Nurettin Köksal</span>’ın talimatıyla <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Seyda Muhammed Konyevi</span>’ye ait ’<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ramazan Risalesi ve Üç Aylar</span>’ kitabı dağıtıldı.<br />
<br />
Kitap içeriğinde, ’<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Herhangi bir hayvan ile cinsel ilişkide bulunarak ya da istimna ile menisi akan kimsenin orucu bozulur, yalnız kaza gerekir</span>’ benzeri pek çok garip ifade yer alıyor.<br />
<br />
Kitabın içerdiğindeki dini ifadelerin çocuklar için uygun olmadığını belirten öğretmenlerin tepkisi üzerinde kitap birkaç saat içerisinde geri toplandı. Nöbetçi öğrenciler tarafından ders içerisinde 7’nci ve 8’inci sınıf öğrencilerine dağıtılan kitapların içeriğini bilmeyen görevli öğretmenlerin, dağıtıma itiraz ettikleri bildirildi. Öğretmenlerin kitabı inceledikten ve çocuklar için <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">’uygunsuz</span>’ pek çok ifadeyi gördükten sonra okul müdürü ile tartıştıkları, tartışmaların ardından kitabın birkaç saat içerisinde geri toplandığı öğrenildi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ÖĞRETMENLERİN İTİRAZIYLA KİTAP TOPLANIYOR<br />
</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><img src="http://www.zohreanaforum.com/images/imported/2016/06/7.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 7.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
odatv.com</span> ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ Bursa Cavit Çağlar Ortaokulu Müdürü Nurettin Köksal, ’<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yazarı tanıyorum</span>’ diyerek, ’<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ölü ve hayvanla cinsel ilişkiye girilebileceği, kazasını kıldığında sorun olmayacağı</span>’ ifadelerinin yer aldığı kitabı okulda dağıttırdı.<br />
<br />
BirGün gazetesinden Burcu Cansu’nun haberine göre; Bursa’nın Nilüfer ilçesindeki Cavit Çağlar Ortaokulu’nda <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Okul Müdürü Nurettin Köksal</span>’ın talimatıyla <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Seyda Muhammed Konyevi</span>’ye ait ’<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ramazan Risalesi ve Üç Aylar</span>’ kitabı dağıtıldı.<br />
<br />
Kitap içeriğinde, ’<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Herhangi bir hayvan ile cinsel ilişkide bulunarak ya da istimna ile menisi akan kimsenin orucu bozulur, yalnız kaza gerekir</span>’ benzeri pek çok garip ifade yer alıyor.<br />
<br />
Kitabın içerdiğindeki dini ifadelerin çocuklar için uygun olmadığını belirten öğretmenlerin tepkisi üzerinde kitap birkaç saat içerisinde geri toplandı. Nöbetçi öğrenciler tarafından ders içerisinde 7’nci ve 8’inci sınıf öğrencilerine dağıtılan kitapların içeriğini bilmeyen görevli öğretmenlerin, dağıtıma itiraz ettikleri bildirildi. Öğretmenlerin kitabı inceledikten ve çocuklar için <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">’uygunsuz</span>’ pek çok ifadeyi gördükten sonra okul müdürü ile tartıştıkları, tartışmaların ardından kitabın birkaç saat içerisinde geri toplandığı öğrenildi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ÖĞRETMENLERİN İTİRAZIYLA KİTAP TOPLANIYOR<br />
</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><img src="http://www.zohreanaforum.com/images/imported/2016/06/7.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 7.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
odatv.com</span> ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Din hayatın içerisinde yoksa hayat yoktur']]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-din-hayatin-icerisinde-yoksa-hayat-yoktur.html</link>
			<pubDate>Tue, 02 Feb 2016 09:32:16 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=12">GAMZE</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-din-hayatin-icerisinde-yoksa-hayat-yoktur.html</guid>
			<description><![CDATA[TÜİK`in açıkladığı 2015 yılı ’İllerde Yaşam Endeksi’ <br />
verilerinde Diyarbakır`ın yaşam memnuniyeti açısından son sıralarda yer almasını değerlendiren Dicle Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Din Eğitimi Ana Bilim Dalı Başkanı Yrd. Doç. Dr. Davut Işıkdoğan, sonucun böyle olmasının altında yatan sebeplerin çatışmalar ve manevi eksiklik olduğunu söyledi.<br />
<br />
İnsanların manevi açıdan beslenmesi gerektiğini ifade eden Yrd. Doç. Dr. Işıkdoğan, ’Yaşam emniyetinden kast edilenin ne olduğu önemlidir. İnsanlar maddi açıdan zaten kendi maaşı ile geçiniyor. Elde edilen kazancın yanında manevi kazancın da olması gerekir. Dolayısıyla manevi beslenme noktasındaki eksikliklerle bu sonuç bana normal geliyor.’ dedi.<br />
<br />
’Manevi açıdan insanların boş bırakılması toplumu serseri birer mayına döndürdü’<br />
<br />
Bölgede geçmişte yaşanan ve devam eden çatışmaların da yaşam kalitesini etkilediğini dile getiren Işıkdoğan, ’90`lı yıllardan sonra ortaya çıkan tavırlar, gençleri yetiştirme konusunda ciddi anlamda etki etti. Bu etki nedeniyle Diyarbakır ve Güneydoğu`da ciddi anlamda olayları görüyoruz. Diyarbakır Güneydoğu`da bir konumda, buradaki insanların yetişme biçimi kanaatleri, insanların davranış biçimi bölgenin tamamını etkiliyor.  Bu etki açısından baktığımız zaman bu tarzdaki eksik beslenme; hem din açısından hem de maneviyat açısından insanların boş bırakılması tabiri yerindeyse onları serseri birer mayına döndürdü. Kafalarını nereye vuracağı belli olmayan tehlikeli birer unsura çevirdi. Şu anda da onun sonucunu yaşıyoruz.’ İfadelerini kullandı.<br />
<br />
’Doğru bir din eğitimin yanında camilerdeki hutbelerle halk yönlendirilmelidir’<br />
<br />
Manevi boşluğun giderilmesi açısından çalışmaların yapılması gerektiğine vurgu yapan Işıkdoğan, ’Bugün özellikle eğitim açısından hakikatten ciddi bir fırsat var. Bölgede son yaşanan olaylardan sonra insanlar sığınacak sağlam bir liman arıyor.<br />
<br />
 Devletin bu insanlara eğitim anlamında ciddi bir proje hazırlaması lazım. Bu gençlerin ve toplumun gönlünün alınması gerekir. Bölgede yaşanan çatışmalardan dolayı eğitim açısından geri kalmış çocuklar var. Bu çocukların doğru bir eğitim ile beslenmesi gerekir. Bütün bunların sağlaması yaşama elbette ki faydası olacaktır. Çocukların hayat tarzlarını ortaya koyan insanlara karşı ilişkilerini düzenleyen ve onları bu anlamda yönlendiren manevi eğitim çok önemlidir. Bu manada devletin okullarda uygulayacağı doğru bir din eğitimin yanında camilerde verilecek olan hutbelerle halkın yönlendirilmesi gerekir. Bu eğitimler verilirken altyapının da sağlam olması lazım. Alt yapı eksikliği insanlara direk yansıyor. Bu anlamda vebalimiz çok.’ diye konuştu.<br />
<br />
’Din hayata hayat verir, vicdana ve insanlara ışık olur’<br />
<br />
<br />
Toplumda oluşan manevi boşluğun doldurulması açısından bölgede etkili olan camialara da görev düştüğünü ifade eden Işıkdoğan şöyle devam etti:<br />
<br />
<br />
’Bölgede insanlar üzerinde etkili sivil toplum kuruluşları var.  Bunlara cemaat, dernek ve vakıf da diyebilirsiniz. Bu yapıların her birinin kendince benimsemiş olduğu dini anlayış çerçevesinde daha önce sürdüre geldikleri çalışmalara devam etmeleri lazım.  Bir ifade vardır; savaşın olduğu yerde hizmet olmaz.  Savaş zaten bu hizmeti insanlara ulaşmayı engellemeye dönük bir çalışmadır.  Şu anda günümüzde bölgede yürütülen çatışmaların ana sebebini hepimiz biliyoruz. Bu çerçevede dinden uzaklaştırılmaya çalışılan nesli biz ne kadar kendi çabamızla veya kendi ortaya koyduğumuz prensiplerle uzaklaştırırsak o kadar başaralı oluruz.  Zira İslam dini açısından baktığımız zaman dine şöyle bir bakış açısı vardır; Din hayatın içerisinde yoksa hayat yoktur. Din hayata hayat verir, aynı zamanda vicdana ışık verir, insanların yollarına ışık olur.’ dedi.<br />
<br />
Türkiye İstatistik Kurumu`nun (TÜİK) açıkladığı ’İllerde Yaşam Endeksi` araştırmasında Diyarbakır 82. sırada yer almıştı. (Emrah Deniz, M. Hüseyin Temel Â İLKHA)]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[TÜİK`in açıkladığı 2015 yılı ’İllerde Yaşam Endeksi’ <br />
verilerinde Diyarbakır`ın yaşam memnuniyeti açısından son sıralarda yer almasını değerlendiren Dicle Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Din Eğitimi Ana Bilim Dalı Başkanı Yrd. Doç. Dr. Davut Işıkdoğan, sonucun böyle olmasının altında yatan sebeplerin çatışmalar ve manevi eksiklik olduğunu söyledi.<br />
<br />
İnsanların manevi açıdan beslenmesi gerektiğini ifade eden Yrd. Doç. Dr. Işıkdoğan, ’Yaşam emniyetinden kast edilenin ne olduğu önemlidir. İnsanlar maddi açıdan zaten kendi maaşı ile geçiniyor. Elde edilen kazancın yanında manevi kazancın da olması gerekir. Dolayısıyla manevi beslenme noktasındaki eksikliklerle bu sonuç bana normal geliyor.’ dedi.<br />
<br />
’Manevi açıdan insanların boş bırakılması toplumu serseri birer mayına döndürdü’<br />
<br />
Bölgede geçmişte yaşanan ve devam eden çatışmaların da yaşam kalitesini etkilediğini dile getiren Işıkdoğan, ’90`lı yıllardan sonra ortaya çıkan tavırlar, gençleri yetiştirme konusunda ciddi anlamda etki etti. Bu etki nedeniyle Diyarbakır ve Güneydoğu`da ciddi anlamda olayları görüyoruz. Diyarbakır Güneydoğu`da bir konumda, buradaki insanların yetişme biçimi kanaatleri, insanların davranış biçimi bölgenin tamamını etkiliyor.  Bu etki açısından baktığımız zaman bu tarzdaki eksik beslenme; hem din açısından hem de maneviyat açısından insanların boş bırakılması tabiri yerindeyse onları serseri birer mayına döndürdü. Kafalarını nereye vuracağı belli olmayan tehlikeli birer unsura çevirdi. Şu anda da onun sonucunu yaşıyoruz.’ İfadelerini kullandı.<br />
<br />
’Doğru bir din eğitimin yanında camilerdeki hutbelerle halk yönlendirilmelidir’<br />
<br />
Manevi boşluğun giderilmesi açısından çalışmaların yapılması gerektiğine vurgu yapan Işıkdoğan, ’Bugün özellikle eğitim açısından hakikatten ciddi bir fırsat var. Bölgede son yaşanan olaylardan sonra insanlar sığınacak sağlam bir liman arıyor.<br />
<br />
 Devletin bu insanlara eğitim anlamında ciddi bir proje hazırlaması lazım. Bu gençlerin ve toplumun gönlünün alınması gerekir. Bölgede yaşanan çatışmalardan dolayı eğitim açısından geri kalmış çocuklar var. Bu çocukların doğru bir eğitim ile beslenmesi gerekir. Bütün bunların sağlaması yaşama elbette ki faydası olacaktır. Çocukların hayat tarzlarını ortaya koyan insanlara karşı ilişkilerini düzenleyen ve onları bu anlamda yönlendiren manevi eğitim çok önemlidir. Bu manada devletin okullarda uygulayacağı doğru bir din eğitimin yanında camilerde verilecek olan hutbelerle halkın yönlendirilmesi gerekir. Bu eğitimler verilirken altyapının da sağlam olması lazım. Alt yapı eksikliği insanlara direk yansıyor. Bu anlamda vebalimiz çok.’ diye konuştu.<br />
<br />
’Din hayata hayat verir, vicdana ve insanlara ışık olur’<br />
<br />
<br />
Toplumda oluşan manevi boşluğun doldurulması açısından bölgede etkili olan camialara da görev düştüğünü ifade eden Işıkdoğan şöyle devam etti:<br />
<br />
<br />
’Bölgede insanlar üzerinde etkili sivil toplum kuruluşları var.  Bunlara cemaat, dernek ve vakıf da diyebilirsiniz. Bu yapıların her birinin kendince benimsemiş olduğu dini anlayış çerçevesinde daha önce sürdüre geldikleri çalışmalara devam etmeleri lazım.  Bir ifade vardır; savaşın olduğu yerde hizmet olmaz.  Savaş zaten bu hizmeti insanlara ulaşmayı engellemeye dönük bir çalışmadır.  Şu anda günümüzde bölgede yürütülen çatışmaların ana sebebini hepimiz biliyoruz. Bu çerçevede dinden uzaklaştırılmaya çalışılan nesli biz ne kadar kendi çabamızla veya kendi ortaya koyduğumuz prensiplerle uzaklaştırırsak o kadar başaralı oluruz.  Zira İslam dini açısından baktığımız zaman dine şöyle bir bakış açısı vardır; Din hayatın içerisinde yoksa hayat yoktur. Din hayata hayat verir, aynı zamanda vicdana ışık verir, insanların yollarına ışık olur.’ dedi.<br />
<br />
Türkiye İstatistik Kurumu`nun (TÜİK) açıkladığı ’İllerde Yaşam Endeksi` araştırmasında Diyarbakır 82. sırada yer almıştı. (Emrah Deniz, M. Hüseyin Temel Â İLKHA)]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kerbela Aşk'a Bela Hz. Hüseyin - Sinan Yağmur]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-kerbela-ask-a-bela-hz-huseyin-sinan-yagmur.html</link>
			<pubDate>Sat, 02 Jan 2016 22:46:18 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=11100">SuLTann</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-kerbela-ask-a-bela-hz-huseyin-sinan-yagmur.html</guid>
			<description><![CDATA[ Dini romanları ile tanınan Sinan Yağmur yine İslamiyet tarihinde çok önemli bir yer edinen Kerbela olayını yeni kitabından ele alıyor ve farklı bakış açısı ve detayları ile yine güzel bir kitap ortaya çıkartıyor.<br />
<br />
Aşkın Gözyaşları serisi ile farklı bir okuyucu kitlesi edinen Sinan Yağmur İslamiyet tarihinin en önemli kişileri hakkındaki eserleri ile de İslamiyet tarihine ışık tutuyor.<br />
<br />
Kerbala Aşk'a Bela Hz. Hüseyin kitabında da Kerbela tuzağa düşürülerek öldürülen son halife Hz. Ali'nin hayatını ve Kerbala olayını detayları ile anlatan yazar size yine mükemmel bir tarihi eser sunuyor.<br />
<br />
Kerbela ve Hz. Ali'nin yaşantısına dair bilinmeyen detayları ve ilginç bilgileri bulunduran kitap bir çok tartışmayı da beraberinde getirecek gibi görünüyor.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Arka kapak bilgisi</span><br />
<br />
Kim bir bardak soğuk su içerse beni hatırlasın.<br />
Hz. Hüseyin<br />
<br />
Kerbela, yeniden var olmak için atılmış ölümüne bir adımdır, ölümüne bin adımdır. Ãşık olmanın adıdır ölüme en Yüce'nin hatırına. En Yüce'nin hatırına ölümle kıyılmış nikâhtır bu,<br />
Hüseyni bir nikâh.<br />
<br />
"Kerbela, bir feryattır. İkiyüzlülüğe, kaypaklığa ve arkadan vurma alçaklığına karşı bir feryat... Yüzüstü debelenen bir feryat değil, izzetle yükselen bir feryat’"<br />
<br />
Bizim imanımızın kısır kalmasının en asli sebebi, İslam'ı, Hz. Muhammed'i, Ali'nin yolunu ve Hüseyin'in direnişini tanımamamızdır. Onlara karşı bir "aşkımız" var ama "şuurumuz" yok. "Muhabbet" var ama "marifet" yok.<br />
<br />
Kerbela, yetmiş iki yiğidin ağlamasıdır. Sanmayın ağlayışları ölüm içindi. Kerbela, yetmiş iki yiğidin feryadıdır kulaklarda çınlayan. Sanmayın korkudur feryadın sebebi, feryat hak uğrunda ölmenin gür sesidir, inanan kalplerde. Feryat, mazluma umut, zalime korku salmanın çığlığıdır sindirilmiş duygularda.<br />
<br />
Hüseyin'in kesip koparılan bir kolu çakallar yesin diye Irak çöllerine atılmıştır. Başsız bedeni Fırat nehrinin suları altındadır. Bir gözü çıkarılmış kafası Suriye Şam'da bilinmedik bir yere gömülmüştür. Peki ya Hüseyin'in ruhu nerededir?<br />
Nerededir Hüseyin?<br />
<br />
Gecenin gelinciği kan içinde. Geleceğin umudu bir çığlığa hapsedilmiş. Sıyrıl ey sırrın sesi! Ses ver sessizliğimize.<br />
Neredesin ey Hüseyin?<br />
<br />
 <a href="http://kitap.yazarokur.com/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">kitap.yazarokur.com </a>  ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ Dini romanları ile tanınan Sinan Yağmur yine İslamiyet tarihinde çok önemli bir yer edinen Kerbela olayını yeni kitabından ele alıyor ve farklı bakış açısı ve detayları ile yine güzel bir kitap ortaya çıkartıyor.<br />
<br />
Aşkın Gözyaşları serisi ile farklı bir okuyucu kitlesi edinen Sinan Yağmur İslamiyet tarihinin en önemli kişileri hakkındaki eserleri ile de İslamiyet tarihine ışık tutuyor.<br />
<br />
Kerbala Aşk'a Bela Hz. Hüseyin kitabında da Kerbela tuzağa düşürülerek öldürülen son halife Hz. Ali'nin hayatını ve Kerbala olayını detayları ile anlatan yazar size yine mükemmel bir tarihi eser sunuyor.<br />
<br />
Kerbela ve Hz. Ali'nin yaşantısına dair bilinmeyen detayları ve ilginç bilgileri bulunduran kitap bir çok tartışmayı da beraberinde getirecek gibi görünüyor.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Arka kapak bilgisi</span><br />
<br />
Kim bir bardak soğuk su içerse beni hatırlasın.<br />
Hz. Hüseyin<br />
<br />
Kerbela, yeniden var olmak için atılmış ölümüne bir adımdır, ölümüne bin adımdır. Ãşık olmanın adıdır ölüme en Yüce'nin hatırına. En Yüce'nin hatırına ölümle kıyılmış nikâhtır bu,<br />
Hüseyni bir nikâh.<br />
<br />
"Kerbela, bir feryattır. İkiyüzlülüğe, kaypaklığa ve arkadan vurma alçaklığına karşı bir feryat... Yüzüstü debelenen bir feryat değil, izzetle yükselen bir feryat’"<br />
<br />
Bizim imanımızın kısır kalmasının en asli sebebi, İslam'ı, Hz. Muhammed'i, Ali'nin yolunu ve Hüseyin'in direnişini tanımamamızdır. Onlara karşı bir "aşkımız" var ama "şuurumuz" yok. "Muhabbet" var ama "marifet" yok.<br />
<br />
Kerbela, yetmiş iki yiğidin ağlamasıdır. Sanmayın ağlayışları ölüm içindi. Kerbela, yetmiş iki yiğidin feryadıdır kulaklarda çınlayan. Sanmayın korkudur feryadın sebebi, feryat hak uğrunda ölmenin gür sesidir, inanan kalplerde. Feryat, mazluma umut, zalime korku salmanın çığlığıdır sindirilmiş duygularda.<br />
<br />
Hüseyin'in kesip koparılan bir kolu çakallar yesin diye Irak çöllerine atılmıştır. Başsız bedeni Fırat nehrinin suları altındadır. Bir gözü çıkarılmış kafası Suriye Şam'da bilinmedik bir yere gömülmüştür. Peki ya Hüseyin'in ruhu nerededir?<br />
Nerededir Hüseyin?<br />
<br />
Gecenin gelinciği kan içinde. Geleceğin umudu bir çığlığa hapsedilmiş. Sıyrıl ey sırrın sesi! Ses ver sessizliğimize.<br />
Neredesin ey Hüseyin?<br />
<br />
 <a href="http://kitap.yazarokur.com/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">kitap.yazarokur.com </a>  ]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>